28 Şubat 2015 Cumartesi

İNSAN ÜZERİNE ( VIII )







  Ahmed Kaymak   
İnsanı hayvandan farklı kılan, onun biyolojik yapısı ve sosyal yeteneği değil; onun kültürel niteliği ve maddi ilişkiler içindeki pratik etkinliğidir. Birey doğar doğmaz kendini bu kültürel ortamın koruduğu maddi ilişkilerin bir eklentisi olarak görür. O artık önceden belirlenmiş toplumsal kurallar ve benimsenmiş geleneksel değerlerin bir mirasçısıdır. Hayvan yeteneklidir; ama onun bu nitelikleri ve sürü koşulları içinde önceden hazırlanmış böyle bir olanağı yoktur. Öyle de olsa insan da tıpkı bir hayvan yavrusu gibi doğup içine düştüğü önceden hazırlanmış sosyal ve kültürel ortama yabancıdır: İnsan değildir; kendine ait bir dili, o ortama uygun bir alışkanlığı,  bir davranışı bile yoktur. Anne baba ve toplum açıktan kabul etmeseler de onu evcilleştirmek için seferber olurlar. Modern toplumlarda bireye olan temel ilgi, onun evcilleştirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Böylesi toplumlarda bireye ait doğal ve kültürel özel güç ve yetenekleri sınama iradesi kurulu düzene aittir;  bunların geliştirilmesine veya sınırlandırılmasına o toplum düzeni karar verir. Sınırsız güç ve yetkiyle donanmış modern toplumsal düzenler, kucağa yeni alınan bir bebek-insan için daha başlangıçta tehlikeli bir girdaptır: Bu renksiz ve hareketsiz görünen girdap onu yaşamı boyunca evire çevire kendi derinliğine çekip yutar.
Doğal toplumlarda genel durum tam böyle olmasa da bireyin psikolojik boylamları ve sosyal enlemleri  benzer kurulu bir kapan tarafından şekillenmeye bırakılır. Böyle toplumlarda birey ailenin ekonomik,  kabileninse gelecekteki siyasi gücüdür. Aslında bir araçtır, günün birinde aile ve kabile için işe yarayacak ekonomik ve politik bir eşya. Çırıl çıplak doğar ve bir süre sonra çırıl çıplak çevreye bırakılır. İşe yaraması için onun da çetin sınavlardan geçmesi gereklidir. Bütün bunlar katı bir disiplin altında sinsi bir hoşgörü gözetiminde gerçekleşir. Bu sevimli senaryo onun bireyselliğini iğdiş eder ve kabile ile özdeş bir figüre dönüştürür. Ekonomik ve politik yetenekler desteklenip ödüllendirilirken bireysel istek ve tutkular kabile düzeninin kalıplarına uymaya zorlanır. İstek ve tutku doğal dürtüler değil, kültürel ve sosyal belirlenimlerin birer ürünleri olarak bireyin kişilik ve kimlik bağlamları içinde psikolojik boylamlarca kararlaştırılan “fantezilerdir”.
Modern toplumlarda görünürde birey bölünemez bir kişilik biçiminde açıklanırken, onun özünü kuşatan bireysel kişiliği ve toplumsal kimliğinin kendisine yabancı faktörlerce belirlendiği gizlenmeye çalışılır. Bölünmüş bir birliğin öznesidir o. Yaşamında istek ve tutkuları toplumu değil yalnızca kendisini ilgilendiriyormuş gibi tezahür eder. Birey olmak için diğer bireyleri itip geride bırakması gerekir. Doğal toplumların bireyi nasıl ekonomik ve siyasi bir güçse, kapitalist toplumlardaki birey öyle  teknik ve ticari bir metadır. Pazarda bir yeri, bir konumu ve bir kalitesi yoksa, kapitalist toplum bireyinin herhangi bir değeri de yoktur. O çetin rekabetin hem öznesi hem de nesnesidir; tutku yüklü ve toplumdışıdır.
Doğal topluluklarda bireysel tutkunun bu türüne pek rastlanmaz. Tutkunun doğası ağır gelişmeye eğilimlidir. Bireysel rekabet koşulları bu tarz topluluklarda olmadığı için birey bütün bir fenomen olarak hareket eder; kişiliği ve ilişkileri bütünün bir parçası olarak şekillenir. Mutluluğu bilmediği için mutsuz değildir. Bu topluluklar içinde doğan bireyin özel potansiyel yetenekleri özel tutkularından daha fazla bir değere sahiptir ve bunlar genellikle toplum (kabile) tarafından kararlaştırılırlar. Doğar doğmaz var olanın yasaları onu kucaklar ve var olanla bütünleştirir. Yaşamı boyunca o artık var olanın içinde edindiği yer ve konumda üstlendiği rolü oynamakla yükümlüdür. Tutkuları gibi kendisi de toplumsaldır. O’nun toplumsal niteliğinin koşulu var olanı kararlıca korumak ve yaşatmaktır.
Pavlov’un köpekleri modern bireyi tanımlamak için nasıl uygun bir örnekse, Jack London’un küçük kurt’u (Little Cub) doğal toplum bireyini tanımlamak için öyle uygun bir örnek olarak gösterilebilir. Birincilerin doğasına yapılan müdahale ile bütün biyolojik ve ruhsal dünyaları koşullanan hayvanlar, kendi varlık koşulları için gerekli olanın dışında başka bir şeye tepki vermezlerdi. Öte yandan J. London’ın  Little Cub’ü  dış dünyaya karşı oldukça dikkatli ve duyarlıydı. Doğasına yapılmak istenen müdahalelere karşı olağan üstü bir güçle direniyordu. Dayanılmaz eziyet ve işkencelere rağmen var olan doğasını korumak için köpekleşmeyi kabul etmedi. Katışıksız doğal dürtü ve tutkusu onun insanların sınırlandırmaya çalıştığı özgürlük inadında ısrar etmesi için yeterliydi.
William Reich'in köpeği ise hemen hemen kısıtlanmamış, tehdit edilmemiş, horlanmamış ve dışlanmamış konumuyla kendine olan öz güveni koruyan iki türden farklı üçüncü bir figürü temsil ediyor. Franse De Wall'un maymunları; Şempanzeler, Makakalar ve Bonobonlar sosyal davranışları ve karakteristik eğilimleri bakımından insanın sosyal davranışları ve karakteristik kültürel eğilimleriyle bir çok yönden benzeşen ilişkilerin varlığını doğruluyor.De Wall'ın gözlemleri bize modern insanın parçalanmış bir varlık olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor: Bu parçalanış tek boyutlu değil, üç boyutludur: Doğal, sosyal ve kültürel parçalanış... Pavlov, Jack London ve William Reich üzerinden vermeye çalıştığımız örnekler ayrıca modern insan kişiliğine indirgendiğinde sözü edilen parçalanışın benzer görünümlerle ilişkilere sızdığı, bunun istek ve tutkulara yön verdiği rahatlıkla ileri sürülebilir.

10 Şubat 2015 Salı

İNSAN ÜZERİNE (VII)








 Ahmed Kaymak   

Benim terminolojime göre, Uygarlık; kültürel sürecin hem temelini hem doğrultusunu hem de yapısal gelişmesinin toplamını ifade eder. Bugünkü düzeyine göre geçmiş bir kültürel kompleksin geri veya ileri düzeyde, sınırlı ve karmaşık araçlarla gerçekleşmiş olması bu tanımı etkilemez. Ham taşın işlenerek bir keskin bıçak biçiminde yontulmasının insan ilişkilerinde yol açtığı değişim ve dönüşümle siber çağın önemli buluşlarından biri olan computurün bugünkü ilişkileri dönüştüren ve geleceğin doğrultularını tayin eden işlevleri benzer etki ve derecelerde ilerlemeyi hızlandırmışlardır. Esnek bir öngörünün ifadesi olarak;  bu yüzyılın sonlarında hayata gözlerini açacak kuşakların dönüp günümüze baktıklarında, devrimsel sonuçları olan araç ve ilişkilerimizi ilkel bulmalarında şaşılacak bir yan bulunmaz. Yeni kuşağın hala kullanmakta olduğum yirmi yıl önceki model telefonu ilkel bulmaları ve arada sırada alayla karışık olarak bu ilkelliğe takılmaları, ifade etmeye çalıştığımız gelişme ve ilerlemenin muzip bir ironisidir! Bu anlamda Taş Çağı ve oradan bugüne bütün geçmiş nasıl bir masalsa, yeni kuşaklar için bu kısa aralık öyle bir masaldır hala!

Öyle de olsa giderek bu aralık daralıyor ve bu masalın, yani bu uygarlığın, yani bu kültürel kompleksin hem içeriği hem de kabuğu, hem temeli hem de doğrultusu değişiyor. Günümüzde insanlığın çok yönlü krizlerin sarmalında genel bir ümitsizliğe kapılmasının nedeni de işte bu masalın, bu uygarlığın, bu kültürel kompleksin içerdiklerinin uzun bir yolculuktan sonra bile hala ruhumuzda dalgalar yaratmasından ve kulaklarımızda yankılanmasındandır.

Uygarlık masaldan tarihe dönüşüyor.

Masal hayatı anlamlandırmanın ilhamını ele geçirilmesi imkansız olan imgeler ve olağanüstü güçlerden almanın bir tasarımı olarak özgürlük yerine umudu koymayı yeğlemekle yetinirken, tarih olağanüstü bir gayretle özgürlük bilincinin umuda gerçek bir kılavuz olacağını gösteriyor. Gerçek ve safsatanın tarihsel bağları çözülüyor. Din yerine bilim, masal yerine tarih söz ve itibar sahibi oluyor. Ret ve inkar, teslimiyet ve özgürlük, statüko ve devrim diyalektikleri kültürel kompleksin bünyesinde sürekli bir çatışmanın koşullarını örmeye devam ediyor.

Bu çatışmanın kaynakları ve araçları kültürel kompleksin her dokusunda işlevlerini etkili biçimde yerine getirmeyi sürdürüyorlar. İnsanın biçimlenmiş bir sosyal kompleksin aynı biçime uygun bir bireysel formatı olduğu düşünüldüğünde, bu çatışmada üstünlüğün mutlak tarafının kim olacağını tahmin etmek henüz kolay değil. Kültürel kompleksin esnek diyalektikleri kadar, katı diyalektikleri de bu çatışmada eşit derecelerde sınırlayıcıdır. Esnek bağlar ilerleme olanağı sağlarken, katı ilişkiler değişime karşı tersinden bir dirençle karşılık veriyor. Bu koşullar içinde Kültürel bir varlık haline gelir gelmez, insanın çatışması, tarih boyunca hep kendisiyle olmuştur: Cain ve Abel, Kabil ve Habil (*).  

Kabil,  Habil’in kafasını taşla ezerek öldürmüştür: Masal incelendiğinde, onların yaşadığı dönemin kültürel kompleksi oldukça gelişmiş görünüyor. Tarım; bağ bahçe var, evcilleştirilmiş hayvanlar var ve bir Tanrıları var. Artık doğal değil, bin yılları aşan doğadan kopuş sürecindeki Kültürel bir yapı ve bu yapının ürettiği bireysel korkular, tutkular; giderek perçinleşen bir iktidar şekillenişi söz konusu. Bu toplumda ve burada Tanrı iktidarı temsil ederken, aktörlerin tutkularını dürten acımasız ilişkilerin psikolojik ve politik bağlamları da şiddetli bir çatışmanın zeminlerini olgunlaştırıyor. Çatışmanın bir etiği ve hukuku da böylece oluşmuş oluyor. Cain psikolojik ve politik tutkuları uğruna bu etik ve hukuk karşısında masalın müebbet kötü bir imajına, iflah olmaz bir Cani'sine, ebedi bir hükmün simgesine dönüşüyor. Masalda Cain ve Abel kardeş olarak tasarlanmış olsalar bile, bunun anlamı, aynı ana ve baba çocukları olduğunu değil, “kardeş” sıfatıyla ayrı iki insanın tasvir edildiğidir: İnsan artık doğal niteliğini ve özünü kaybetmiş, tutkuları uğruna elini kana bulayan kültürel bir fenomendir. Tarihçiler hala bu masalın temsil ettiği çelişkilerin etrafında dönerek uygarlık sürecinin acımasız yükselişinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyorlar. Psikoloji cephesi, insanın doğal bir fenomenden kültürel bir fenomene dönüştükten sonra edindiği tutkuların o günden bu yana değişmediği yönünde hemfikirdir. Siyaset bilimi olan bitende herhangi bir mantıksızlık aramanın yersizliğine işaret edip duruyor. Bu duruma, bu kayıtsız gibi görünen yargılara bilimin içinden değil, karşıt kutuplardaki felsefeler içinden itirazlar yükseliyor hep!

“ Bir yerde bir yanlışlık var olmalıdır…”
“ İnsan doğası gereği kötüdür…”
“İnsan doğası kötü değildir; kötü olan insanın kültürel doğasıdır…”
“İnsan kötü olarak doğmaz; kötülük üreten onun koşullarıdır…”
“ İnsan ne kötü ne de iyidir; çünkü hayvan ne iyi ne de kötü olabilir…”
Karmaşık doğal yapısına ve aralıksız işleyen kültürel tasarımına rağmen, insan kusurlu bir fenomendir.
Ben felsefenin bu fenomenin değişik çehrelerinin anlaşılabilmesi için derinden iz sürmesinin büyük bir entelektüel ufka olan ihtiyacı giderebileceğinden ümitliyim. Bu planda felsefenin iz sürdüğü alanda insanı karmaşık bir fenomen olarak tartışma konusu yapan değişik ruhsal, sosyal ve politik niteliklerinin beslendiği zeminleri sorgulamaya girişmek, vardığımız noktada başlangıç için önemli bir adım olacaktır.  

(*) Cain ve Abel öyküsü çalışmamız açısından önemli verilerden biridir. Sonraki bölümlerde bu öykünün gelişmesinde rol oynayan etkenler ve aktörlerin tutumları konusunda kısa değerlendirmelere yer verilecektir. Öyküde konum ve eylemleri betimlenen Cain ve Abel ile ilgili geleneksel yaklaşımlara karşıt bir analiz bulacaksınız…
 

4 Şubat 2015 Çarşamba

YÖNETİM KOMPLEKSİ (*) / Ahmed Kaymak Çevirisiyle...

 




Andrés Ginestet 


Henüz insan yok; insan türü değiliz. İnsan, Complextiy1’de (**) açıkladığımız aşamadadır hala.  Complexity1’de tanımladığımız gibi sürecin bu bağlamında insan türü, insanlaşmanın karmaşık arayışları içinde. Şimdi hepimiz birlikte bu Complextiy1’in  insan tasarımına karşıt gelişmiş doğal tasarımın birimleriyiz.  Tıpkı biyolojik örgünün tek tek birimleri olarak gelişen bir bakteri gibi kendi içine kapalı, sınırlı ve ayrı tasarlanan bir yığından ibaretiz. İnsan türü, yüksek bir aşamada olmayı gerektiren kritik dengeye, bunun için gerekli bilinç ve duyarlılık-farkındalık düzeyine hala ulaşmış değil. Halihazırda bizler tıpkı büyükbaş canılar gibi bir et yığınıyız; bir yandan yaşamın kompleks yapılarına katlanırken, öte yandan aradaki farkı anlamanın tam da başlangıç noktasında bulunuyoruz. İnsanı bu noktada özgürleştirmeye, kurtarmaya başlıyoruz. Buradan yaşam bağlamının içindeki birimlerin bir olgusu olduğumuzu  ve  aynı bağlamın(comlexity)  bir ürünü olarak bunun anlamını kavrayan yetkinliği anlamaya başlıyoruz.

İnsan olacağız…
Biz insan olmaya yeni başlıyoruz.  

Parlak sözlerle yazılı bütün bu  insan niteliklerinin ve haklarının dayandırıldığı özellikler sahte ve boş bir gururu yansıtmaktan ibarettir. İnsan olmakla gurur duymak bile değildir bu. Sözdedir bu boş gurur, insanlık sözdedir..

Gururumuz, hala sözde bir kendini beğenmişlikten başka bir şey değil.

- Gelecekteki herhangi bir insan tasarımı yönetim kompleksini kapsar.

- Doğal tasarım, insanın değil, doğal kompleksin içerdiği kurallarla insanları yönetir.

- Buna göre biz hala insan olmadığımızdan büyükbaş hayvanlar gibi boğazlanıyoruz. İnsanın insanı olmak isteyenleriz.

 
Bu saptamalar çok sert gelebilir. Fakat yüzleşip katlandığımız acı karşılaştırıldığında, olan budur. Var olan maddi ve tinsel ilişkiler bağlamı(=complexity)’nı  yaraşır uygun bir yönetim bağlamına dönüştürdüğümüz gün insanlaşacağız ve insan için yıkım ve felaket yaratan  süreç ve ilişkileri durdurabileceğiz. Yönetim bağlamının hassas sınırlarına ulaşma ihtiyacını anladığımızı anlar anlamaz, bu öngörüler gerçekleşebilecektir.

Bunu mevcut politik anlayış ile yapmak imkanları çok fazla yoktur. Bu, sözü edilen kompleks anlaşılıp bu yönde uğraş verildiğinde;  zaman, mekan ve sıcak sözcüklerinde olduğu gibi insanlar yaşayan büyükbaş hayvanlardan farklı İnsanlar gibi yaşayabileceklerdir.
Halen keskin bir bıçağa doğru ve total bir felakete koşuyoruz. Bu durumu, sorumluluklarından başka doğal kapasiteleri, çıkar ve ayrıcalıkları önemsemeyen ortalama eğitim almış vatandaşlardan çok, politikacılara borçluyuz.(***) Politikacıları ve ilişkilerini bugünkü kompleks içinde izlemek güçtür.

Böylece hep şeffaflık ve açık denetim engeliyle karşılaşıyoruz. Bundan dolayı uygulamayı öngördüğümüz söz konusu gelecekteki yönetim bağlamı (complexity)’na ilişkin programımız politikacılara dayanmış olmayacak.

Dünya çapında yapılandıracağımız organizasyon, WWGCO (****); yönetim kompleksini global sahada yürütmek için erişkin 18 ve 25 yaş arası genç erkek ve kadınların eğitimlerini gerçekleştirmekten sorumlu bir buçuk, 1.5, milyon eğitimciyi kapsayacaktır.

Bu çalışma programının işleyişi tıpkı kamusal sivil görev ve askeri hizmetlerde olduğu gibi uygulamada süreklilik kazanacaktır. Çalışmalar bir görev, bir yetki, bir hak veya isteğe göre planladığında her hangi bir ayrım yapmaz. Bu amaçla dünya genelinde bu programın hemen hayata geçmesi için herhangi bir yol veya usul ayrımı da yapmaz.

 

(*) Bu bölüm Andreas Ginestet’in “ Violance And War/ Savaş ve Şiddet” başlıklı çalışmasından alınmıştır. Yazarın “Complexity” adı altında kavramlaştırdığı ilişkili diğer kategoriler bundan sonra yayınlayacağımız diğer bölümlerle daha iyi anlaşılacaklardır. Burada benim Complexity ile ilgili yazara katkım kavramdan anladığım ölçüdedir. Kısaca Complexity; kapsamı geniş bir yapı veya düzeni oluşturan uygulamalar ve bileşenlerin anlaşılması, kanıtlanması ve doğrulanması için var olan bileşenler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimleri, bu bileşenler arasındaki işbirliği biçim ve oranların ulaştığı farklı düzeylerin  tespit edilmesi önündeki güçlükleri içerir. Örneğin, elimiz bize bağlı ve onu düzenli olarak kullanırız. Bir organik bütün olarak algıladığımız elin nöronal ve fiziksel işleyişini sağlayan diğer hayati dokular arasındaki ilişki ve işbirliğini anlamak, elimizin fiziksel fonksyonunu  anladığımız kadar kolay değildir.Bunu anlamak için ihtiyaç duyulan başka araçlara başvururuz.  

(**) Yazar burada birinci durumu katı yapı- Rigid Structure, olarak niteliyor.İkinci duruma döngüsel yapı-Cyclic Structure,  terimini uygun görmekte.   

 (***) A. Ginestet’in ele aldığı konularla ilgili açıklamaları uzun detaylara dayanmıyor. Bir metin boyutunda olabilecek bir açıklamayı bir iki cümlede yoğunlaştırıp kısaca somutlamayı daha uygun gördüğü anlaşılıyor.Bu yüzden metnin çevirisi oldukça zor ve oldukça sorumluluk isteyen bir çalışma.

(****) WWGCO programına SOBAD olarak başvuru yapıp bu programda özellikle Kurdistan sahasında uygulamanın sorumluluğunu üstleneceğimizi yazılı olarak bildirmiş durumdayız.

1 Şubat 2015 Pazar

Üç Din, Üç Kadın, Bir Özgürlük






Ahmed Kaymak 
Bettany Hughes, bir tarihçi olmanın ötesinde konusuyla ilgili aktüel olguları da araştırma verileri içinde ele almasıyla bütünlüklü ve kapsayıcı hipotezlerin oluşma zeminini hazırlayan önemli bir bilim kadınıdır. Onun çalışmalarını yakından izleyenler, araştırmalarında sıkıcı olabilecek pek fazla bir şey bulamazlar. Tarihin şu anda hala insanlığı ilgilendiren hangi konusunu ele alırsa alsın, insanın varlık kaynağı olan kadın figürünü ve kadında somutlaşan sexsuel cazibeyi çalışma çerçevesinin içindeki tabloya belirgin tonlarda yaydığını, sanattan anlayan anlamayan herkes ilk bakışta fark eder. O, var olan çalışmalarında dar görüş oluşturabilecek ideolojik ve politik argumanları öne çıkartacak kanıtlar gösterme peşinde değil. Bu durum özellikle geri kalmış ülkelerin feministleri tarafından pek haz edilmese de onlara, kendilerini gözden geçirmeleri için birçok açıdan ışık tutabilecek verilerin değerini azaltmıyor.


Halbuki yaşadığımız bu çağda ve zamanlarda; bugünün dinsel ve ideolojik imaj ve figürlerin kaynaklarına ilişkin çalışmaları içeren tarihsel verilere en çok apolotize edilmiş agresif feministlerin, manastır kölelerinin, sinagog hizmetçilerinin ve birer seks aleti olmaktan öteye hiçbir değerleri olmayan, kara gölgeler gibi efendilerinin arkasında koşuşturmayı edep ve marifet sayan ruhsuz kadınlarımızın ihtiyacı var.


Apolitik feministlere göre egemen olan her şey erkektir.  Bu bakış açısı devrimci bir eğilimin doğasının ürünü olarak değil, çatışmanın her türünü her şeyde açık ve gizli harekete geçiren kapitalist toplum doğasının bir ürünüdür. Tanrıdan ve kapitalist sistemden önce erkeği öldürmeyi tasarlayan bu bakış açısı kendi içinde gizli bir dindarlığı benimsediğini fark etmez bile. Cinsiyeti olmayan bir sistemin ve cinsiyetsiz iktidarın kırbaçlı erkek hayaleti odalarının içine dek sızarak onları tehdit altında tutmaya muktedir olabiliyor. Bilinç altına çektikleri bütün korkuları, istek ve tutkuları bu hayaletin homurtuları altında birer sayıklamaya dönüşüyor. Bu hayalet erkektir! Bu hayalet bilgi ağacının meyvesini kollayan bekçidir! Feminist dine göre bu ruhsuz hayaletin iktidarı değil, varlığı sorundur. Feministler iktidarı hiç olmamış bu iktidarsız erkeği, idealize ettikleri daha güçlü bir iktidar için kurban edilmesi gereken bir varlık olarak görürler: Bilgi Ağacı kaçamağı ve Yılanla(idealize edilmiş iktidarla) buluşup kur yapma fırsatı böyle elde edilir…


Sorun şu ki, feminist ideoloji de zamanla kendi gerçekliğinden koparak ideolojik ve politik bir yenilgi yaşadığının nedenlerini sorgulamalıdır. Feminizmin masumiyeti böylece ortaya çıkar ve onun politikleşmesi önündeki engeller daha kolay aşılır. Yoksa feminizm de tarihsel bir sosyal olgu olarak, kendi dışında kendisi için şekillendirmeye çalıştığı dogmatizmin pençesinden kurtulamaz.  


Öte yandan din ve dogmatik ideoloji işbirliği sonucunda hayatları ve ruhları tüketilen ve hayatın anlamını kendi varlığının merkezinin dışında arayan kadınlar için de böyle bir çaba büyük etkilere yol açacaktır. Kadın geçmişine bakmalı, gücünün kaynağının farkına varmalıdır. Eski dinlerden ve felsefi dogmalardan kurtularak insanlığı kölece bir boyun eğişe iten her şeye topluca müdahale edebilecek gücün kadında merkezileştiğini, tarihe kısa bir göz atmalarıyla görmeleri mümkündür.


Feminizmin süreç içinde yozlaşan felsefesi etrafında topaç gibi dönen şaşkın kadınların daha çok işbirliğine yatkın oldukları efemine yoldaşlarıyla gerçekleştirmeyi hayal ettikleri devrim bugün nasıl bir karşı devrim argumanına dönüşmüşse, kendi hayatlarını dinsel uydurmalara adayan ve erkekten kurtuluşun gerçek hayatın ötesinde olduğunu varsayan zayıf kapasiteleriyle  toplumsal yaşamı terbiye edeceğine inanan kadınların hayal ettikleri dünya iki tarafa da kölelikten başka bir gelecek vaad etmiyor.


Tanrısal gücü ve etkisi böylece iğdiş edilen kadın, oynayabileceği tarihsel devrimci rolüne ve kendi varlığına yabancılaştırılmış bir yazgıya bağlanmış görünüyor. Ailenin, toplumun ve sosyal düzenin kurucu temeli olan kadın bu yazgıya başkaldırmadığı sürece, insanlık için özgür bir gelecek hayal olacaktır.


İnsanlık bir bütündür.


İnsanlık ezildikçe, en çok kadınlar ezilecektir. Değişimin ve devrimin dinamosu, onlardır. Bu dinamo geri sardığında kadınlar için felaket, ileri sardığında bir bütün olarak insanlık kazanacaktır.


Tanrısal güç her zaman kadında olmuştur. Tarih bunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Geçmişte Tanrısal-kurumsal bir gücü,rolü ve saygınlığı olduğu için var olan bütün dinlerin kaynağındaki biricik öge ve imaj kadındır: Asterta, İştar, İnana, İlah, Afrodite, Kibele…


Judaizmin, Hristiyanlığın ve İslam dininin kurucu aktörleri de hep kadınlar olmuştur: Gomer, Magdelalı Meryem ve Hz Ayşe..


Bugün bu üç dini kapsayan öğretiler ve üç kitap; Torah, İncil ve Kur’an bu üç kadının esreleridir.


Çarpık ve geri birer bilgiye dönüşüp bugünkü hayatta geçerlilikleri kalmayan dinsel öğretilerden ve bugün özgürlüğe doğru adım adım ilerleyen hayatı dogmatik ideolojik ve politik iddialardan da kurtaracak olan başta kadınlardır. Bilimsel düşünmenin ve gerçek özgürlüğün yeni temellerini de onlar atacaktır.

26 Ocak 2015 Pazartesi

İnsan Üzerine ( VI )






 Ahmed Kaymak    
Önceki bölümde konunun temel unsuru olarak ele alınan insanı şekillendiren temel maddi faktörlerin başında kültürel kompleksin geldiği vurgulanmıştı. Kuşkusuz bu kompleksi oluşturan daha belirleyici iticilerden biri de, diğer canlılarda olduğu gibi biyolojik bir varlık olarak insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu besini sağlama zorunluluğudur. Her canlı, her organik mikro birim bu biyolojik zorunluluğa bağımlıdır. Öte yandan bu gerçek tek başına canlı varlığın doğada ayakta kalması ve yaşamı devam ettirmesi için yeterli değildir. Canlıların içinde yaşadığı ortamı kuşatan ve etkileyen fiziksel koşullar ve faktörler de yaşamın devam ettirilmesinde belirleyici rol oynarlar. Biyolojik ve fizyolojik faktörler bir canlının yaşamı ve türünün devamı için baş edilmesi gereken temel zorunluluklardır. Bu koşullar altında ve bu etkileyici fiziklerle karşı karşıya olan bir bakteri bunlarla baş edecek bir yetenek kazanmamışsa, yaşama şansı yoktur. Birçok gelişmiş canlı türü ve soyu evrim yoluyla değil, bu yeteneği geliştirmemiş olması nedeniyle tükenmiştir. Bugün doğada her an var olup kendileri için uygun yaşam ortamları bulamayan sayısız organik canlının şaşırtıcı bir hızla her an tükendiğini varsaymak; ayrıca var olan gelişmiş türlerin soylarının endişe verici oranda tükenme riskiyle karşı karşıya olduğunu görmek zor değildir. Yaşam alanları ve fiziksel koşullar değiştikçe canlının yeni koşullara uyum sağlamasına ve yaşamaya devam etmesine karar veren uzun bir evrim tarihine ve bu yöndeki çetin mücadeleye ihtiyaç vardır. Bu evrim tarihi kimilerini sonsuza dek gömerken, bu çetin mücadele de kimilerine sıra dışı bir üstünlük sağlar.

Biyolojik doğanın ve evrim tarihinin  bu iki temel katalizörü insanı mücadelede kullanabileceği sınırlı araçlara başvurmaya ve sınırlı olanakları kullanmaya zorlamıştır (homoekonomikus). İnsanın bu eğiliminin bir yeteneğe dönüşmesi ve giderek çeşitli tekniklerle perçinleşmiş olması, insana diğer hayvanlardan farklı bir nitelik kazandırdı: Onun organik ve biyolojik doğasına karşıt, doğal olmayan, Kültürel bir nitelik eklendi.

Bu çerçeve içinde doğal olmayan bu aktivitenin insanın doğal özelliklerini nasıl etkilediğine ve sonradan ona yine doğal olamayan ne tür başka devrimci nitelikler kazandırdığına ilişkin tartışmayı sürdürebilmek için bu kültürel kompleksin tarihini az çok somutlaştırmak önemlidir. Kültürel kompleksten önce insan bilinçli bir varlık değildir. Eldeki bulguların değerlendirilmesinden çıkan bugünkü bilimsel sonuçlara dayanarak söylersek Homoaffarensis evrim tarihinin bilinç oluşturan ilk insan türüdür. Kültürel süreç onunla başlıyor; doğaya, çevreye, ortamı ve koşulları paylaştığı kendinden üstün yırtıcılara karşı doğadan kopardığı araçlarla meydan okuyan ilk tür odur: Sopa, Taş ve ateş!

Sopanın itici gücü, taşın sertliği, ateşin yakıcı ve rahatlatıcı işlevleri insanın doğayla olan ilişkisinde o güne kadar olmayan yeni maddi, dar ve sınırlı sosyal ilişkiler örgüsüne yol açtı. İnsanda bu ilişkilerin bilinci (felsefe) yeşerdi. Bu işlevlere bağlı olarak oluşan bilinç insanı başı boş bir halden düzenli ve kalıcı sosyal gruplar oluşturmaya yöneltti: Kültürel alt yapının gelişip güçlenmesi için sosyal grubun fiziksel birliği taşın, sopanın ve ateşin fiziksel işlevleri kadar önemli (politik) bir ilerleme halkasıydı. Doğal duyu, sezgi ve yetenek aşılarak ilişkilere nüfuz eden kalıcı (psikolojik) duygu formları bireysel ve sosyal yaşama yayıldı. Bu sosyal ağın kültürel kutbunda kalıcı sevgi boylamı, geçici doğal cinsel çekime egemen oldu (homospritualitus). Bireysel ve sosyal aidiyet duygusu kapsam alanı ve ana hatları kalın çizgilerle belirlenmiş sorumluluk (etik) gibi bir ilke ile pekişti.

Kültürel kompleksin içini dolduran, onun gelişme ve genişleme sürecini hızlandıran  koşulların öznesi her şeye rağmen insandır. İnsanlık tarihini ve insanı kültürel temelin ürünü olarak değerlendirmek, kültürü insanüstü bir olgu  ve yetenek olarak değil, insanın bizzat ürünü olan bir olgu olarak değerlendirmektir.

Çevresini saran taşın karnındaki ateş, sopanın arada bir dürtmesiyle canlanıp yeniden alevlenmeye devam ederken, etrafındakilere verdiği huzur ve neşe kadar, insanın yaşama dair görüşünün belirsizliği de hep yeni  bir umuda işaret eden bir masala duyulan ihtiyacı karşılamaya gayret etmiştir!

Uygarlık, işte bu masalın bir ürünüdür.
Bu bölüme, tarihsel planda kültürel kompleksin ürettiği ilişkileri ve bu ilişkilerin yol açtığı devasa sonuçları olabildiğince özetleyerek sıkıştırmaya çalıştım. Bir sonraki bölümde hala ilgiyle dinlediğimiz bu kadim masalın ilişkilere, günlük bireysel tutum ve davranışları yönlendiren etkilerine, sosyal ve politik eğilimler üzerindeki yansımalarına özetle yer vereceğim..

24 Ocak 2015 Cumartesi

Kürd Ulusal Sorununun Çözümü Ulus-Devlettir*



   Mehmet Emin Aslan   

Bu metinin içeriği, ulusal kurtuluş hareketinin perspektifiyle sınırlıdır. Ulusal kurtuluş hareketinin içeriği de, ulus-devlet hedefinden dolayı, ulusal- demokratik devrim alanına ya da çerçevesine girer. Her ulusal hareket gibi, Kürd ulusal hareketinin de hedefi ulus-devlettir. Onun için ulus-devlet ya da modern devlet hakkında kısa bir açıklama yapmakta fayda vardır.
 
A-Modern Devlet
Modern devletin daha iyi anlaşılması için modern ve modern kavramın türevleri olan modernlik, modernizm kavramlarını kısaca izah etmek gerekir.
 
Modern bir sıfat oluşundan ötürü, ancak nitelediği şeyle bir anlam kazanabilmektedir.
 
Modern, tam şimdi, son zamanlar, çağ anlamına gelen Latince “modo” kökeninden üretilen modernus’tan gelmektedir.
 
Modern kavramı, içinde bulunulan dönemi çağrıştırmakla birlikte, eski bir toplum modelinden kopuşu ve belirli özeliklere sahip tarihsel bir süreci ifade etmektedir. Modern dünya, ilke olarak, eski dünyaya olan karşıtlığı ifade etmektedir. Örneğin Ortaçağ Roma Kilise’si de modern kavramını kullanmıştır ve hatta denilebilir ki, modernlik Hıristiyan Ortaçağı’nın bir icadı olup eski dünyanın karşıtlığını ifade eder. Modern dünya Hıristiyan, eski dünya ise pagandı. Eski dünya karanlığı, kötülüğü ve cehaleti temsil ederken, modern dünya, Tanrının oğlu İsa Mesih biçiminde insanlar arasında ortaya çıkmasıyla aydınlığı, iyiliği temsil etmektedir.
 
Modern kavramından modernlik ve modernizm terimleri üretilmiştir. Modernlik ve modernizm kavramların yerine çağcıl, çağcılık terimleri kullanılabilir. Bazı düşünürler, modernlik ve modernizm kavramlarına aynı, bazıları ise farklı anlamlar yüklemiştir.
Krishan Kumar, Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları adlı kitabında şunu söyler.
 
Modernlik ve Modernizm kimileyin birbirinin yerine kullanılabilen, kimileyin farklı anlamlar verilen iki terimdir. Ben ikinci yolu izleyeceğim. Modernlik terimini modern dünyayı doğuran değişimlerin hepsini-düşünsel-toplumsal ve politik değişimler-kapsamlı bir şekilde tarif etmek üzere kullanıyorum. Modernizm ondokuzuncu yüzyılın sonunda batıda ortaya çıkan kültürel harekettir. (…) Bu ayrı anlamlarıyla bile bu iki terim birbiriyle kesinlikle bağlantılıdır ve bunların ayrı tutulması konusunda tamamen tutarlı olmak her zaman mümkün değildir. Bunun nedeni kısmen, bu terimlerin anlamları konusunda genel bir uzlaşının olmayışıdır. Ama yine de bu ayrımı muhafaza etmeye çalışmak yararlı olabilecek gibi görünüyor.”[1]
 
Ben ise, modernlik ve modernizm terimlerini birbirinin yerine kullanacağım.
 
1-Modern Devletin Doğuşu
Modern devlet, feodal düzenden kopuşu ifade etmektedir. Modern devlet, feodal düzenin siyasi, ekonomik, kültürel ve coğrafi parçalanmışlığını merkezileştirmekle tarih sahnesine çıkmıştır. Modern öncesindeki her tür devlet yapılanmasında, siyasi iktidar iki merkezlidir. Çünkü yasa yapma yetkisi yani egemenlik, toplum ötesi aşkın (tabiatüstü) bir güce ya da tanrısal iradeye aittir. Hükümdar sadece yasayı uygular. Siyasi iktidar, kral ile Papa (dinsel kurum) arasında ayrışmış olup, iki merkezliydi. Bu nedenle modern öncesinin devleti, egemen devlet değildir.
 
Modern devlet ise, yasa yapma ve uygulama yetkisini kendinde toplamış ve tek merkezlidir.
 
Modern devlet, egemen devlettir. En üstün iktidar anlamına gelen egemenlik, yasa yapma ve bozma yetkisidir.
 
Modern devletle egemenlik kavramı aynı tarihlerde doğmuştur. Egemenlik, modern-devletin özü olup, siyasal ve hukuksal yetkilerinin kaynağıdır. Modern devletin asli unsuru olan egemenlik kavramının doğuşu ve gelişim sürecinin anlaşılması, aynı zamanda modern devletin doğum ve gelişim sürecinin de anlaşılmasıdır. Bunun içindir ki egemenlik kavramının ortaya çıkışı ve gelişimini kısaca belirtmemiz gerekir.
 
XVI. yüzyılda, Batı Avrupa’nın bazı ülkelerinde mutlakıyetçi monarşi, feodal düzenin coğrafi, siyasi parçalanmışlığını sonlandırıp, siyasi iktidarı tek elde toplamıştır. Siyasal düşüncede yapılması gereken ise ortaya çıkan siyasal merkeze bir meşruiyet kaynağını sağlamaktır. İşte Jean Bodin (1530-1596), egemenlik kavramını siyasal düşünceye kazandırarak bu eksikliği gidermiştir. Bodin 1576’da yayımladığı Devlete Dair Altı Kitap adlı eserde egemenlik kavramını; mutlak, sürekli ve bölünmez otorite olarak tanımladı. Bu mutlaklık yalnızca devlet hakları alanındaydı ve bireyin özel haklarına tecavüz edemezdi. Bununla birlikte Bodin’de egemenlik, tam anlamıyla tanrısalsallıktan soyutlanamadığından ötürü, meşruiyeti eksik kalmıştır. Bunun için egemenliğin, tam anlamıyla tanrısallıktan kurtarılıp rasyonelleştirilmesi (akılcılaştırılması) gerekmekteydi.
 
İşte Thomas Hobbes (1588-1679), toplum sözleşmesi kuramı ile egemenlik ilkesini toplumla ilişkilendirerek bu eksikliği tamamlamıştır. Hobbes’un toplum sözleşmesi kuramına göre, devlet, rasyonel (ussal, akli) davranan bireylerin ürünüdür. Bireyler, çıkarlarının gereği olarak yani rasyonel hesap ile kendi aralarında sözleşme yaparak ve bu sözleşme yoluyla devleti kurarlar ve temsilcileri olarak yetkilendirirler. Bireyler yurttaş sıfatıyla devletin içinde yer alırlar ve kendilerini devletle özdeşleştirirler. Devlet, egemenlik yetkisini toplum sözleşmesi aracılığıyla halktan almıştır. Halk, kendi rızası ile tüm iradesini, temsilcisi olarak yetkilendirdikleri devlete teslim etmiştir. Artık halk egemenliğe sahip değil ve kullanma yetkisini de tamamen devlete devretmiştir. Hobbes yasa/uygulama yetkisini tek merkezde toplar ve bu tek siyasi merkezin meşruiyetini ve kaynağını da halkın rızasından üretir. Artık bu siyasi yapılanma modern devlettir.
 
Hobbes’un Leviathan (1651) adlı kitabında tasvir ettiği toplum sözleşmesi kuramının getirdiği yenilik, devleti laikleştirmedir. Hobbes, ilk olarak yasa yapma ve yok etme yetkisini yani egemenliğin kaynağını tanrısal iradeden kopartıp ve halka dayandırmıştır. Bundandır ki Hobbes laik modern devletin ilk kuramcısıdır. Zaten birçok siyaset felsefecisi de Hobbes’u modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlar. Örneğin: Pıerson da, “modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlanan Thomas Hobbes” olduğunu söyler.[2]
 
Batı Avrupa’da gelişen ekonomik/politiğin yanı sıra dünyayı sömürgeleştirmelerinin yaygınlaşması yoluyla, mutlakıyetçi monarşilerde, siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda büyük değişimler olur. Bu değişimlerle birlikte, güçlenen burjuva sınıfının özgürlük talepleri de artar. Burjuva sınıfı, siyasi iktidarın tüm yetkisini yalnızca kralın elinde toplayan mutlakıyetçi monarşiyi eleştirmeye başlarlar. Spinoza, Locke, Montesquieu ve Aydınlanma düşünürleri, mutlakıyetçi rejimi eleştireceklerdir.
 
Ancak eleştiricilerin hedefi, monarşiyi tasfiye etmek değildir. Hedefleri, mutlakıyetçi monarşi yerine meşruti monarşiyi getirmektir. Burjuva sınıfı, Hobbes’ta meşruluğun kaynağı olan, fakat iktidara ortak olmayan halkın iktidara ortak olmasını istemektedir. Aslında burjuva sınıfı, halk adına iktidarın bir ortağı olarak yasa yapma yetkisini talep etmektedir. Böylece bazı mekanizmalar aracılığıyla kralın yetkisinin sınırlandırılması ve denetim altına alınması istenmektedir.
 
Ancak tüm bu düşünürlerin ürettiği siyasi tezler, meşruti monarşinin çerçevesi içinde kalmaktadır. Örneğin İngiltere, 1680 Muhteşem Devrimi ile meşruti monarşiyi kuracaktır. Bu monarşi halen kendini sürdürmektedir
 
Teorik düzeyde kral-devlet çerçevesi dışına çıkan ve kral-devlet yerine ulus-devleti yerleştiren düşünür, Jean Jacques Rousseau (1712-1778) dur. Rousseau, 1762’de yayımladığı Toplum Sözleşmesi adlı eserde siyasal düşünceye, genel irade ya da ulus iradesi kavramını hediye etmiştir. Artık yasayı yapan ve yok eden genel iradedir, yani ulusun iradesidir. Genel irade ortak amacı ve çıkarı temsil eder. Genel iradenin oluşturduğu tek bir hukuk sistemiyle üyelerini yurttaşlara dönüştürerek, homojen bir hukuksal-siyasal yapıyı yani devleti yaratır. Rousseau, bireyleri yurttaş statüsüyle kamu ya da devlet alanında eşit duruma getirir.
 
Rousseau’nun bireyi, iki kimliği aynı anda taşır. Biri uyruk kimliği, diğeri yurttaş kimliğidir.
 
Bireyler, yurttaş kimliği ile toplumun ortak amacı ve çıkarı için yasalar yapar. Bireyler, uyruk kimliği ile yasalara itaat eder. Böylece bireyin yasaya itaat etmesi, kendine itaat etmesidir. Yani bireyin uyruk kimliği, yurttaş kimliğine itaat etmesidir. Dolayısıyla yurttaşların devlete itaat etmesi rızaya dayalıdır. Bundandır ki Rousseau’nun toplum sözleşmesi kuramındaki modern ya da ulus-devleti, tarihin bugüne kadar tanıdığı en meşru ve güçlü devlettir.
Emmanuel-Joseph Sieyés (1748-1836) de, 1779’da
 
Sieyés de Üçüncü Sınıf Nedir? Adlı eserde siyasal temsil kuramını siyaset felsefesine kazandırmak suretiyle, ulus-devleti daha da güçlendirmiştir. Artık yasa yapma ve bozma işlevini üstlenen kişiler, ulusun temsilcisi sıfatına sahiptirler. Devletin, ulusun temsil organı olan meclis aracılığıyla yasa yapma yetkisine sahip olması, meşruiyetini daha da güçlendirir ve tartışılmaz bir konuma getirir. Egemenlik yetkisi ulusa ait olmakla birlikte, temsil organı da egemenliği kullanma yetkisine sahiptir. Böylece siyasi iktidar, ulus adına yasa/uygulama işlevinin üstlendiğinin iddiasından hareketle, meşruluğunu güvence altına almış ve mutlak bir güçle donanmış olur.
 
Görüldüğü gibi, Hobbes’a göre, egemenlik devlet alanına aittir, ya da egemenliğin sahibi devlettir.
 
Rousseau ise, egemenliği devlet alanından çıkartıp, halkın ya da ulusun alanına yerleştirmiştir.  
 
Sieyés de siyasal temsil kuramı ile Hobbes ve Rousseau’nun tezlerini bir senteze ulaştırmıştır. Şöyle ki; egemenliğin kaynağı ulus iradesine, kullanma yetkisinin de ulusun temsil organına aittir. Böylece egemenlik, ulus-devlet ikileminin otoritesine dönüşür.
 
Ulus-devlet, Rousseau ve Sieyés’ın teorisinin doğrultusunda belirginleşir ve Fransız Devrimi ile uygulamaya geçer. Devrim döneminde açıklığa kavuştuğu gibi, ulus-devlet; insan haklarının, hukuksal eşitliğin, demokrasinin gelişmesine ve yerleşmesine imkân sağladığı gibi, despotik, totaliter iktidarların kurulmasına da uygun bir temel sağlar. Bu çelişkili durumun nedeni de iki temel toplumsal sınıf olarak burjuva ve işçi sınıfının ve diğer farklı kesimlerin taleplerini ve mücadelelerini ulus-devlet çerçevesi içinde gerçekleştirebileceklerine inanmaları ve buna yönelmeleridir. İşte tüm bu farklı kesimlerin taleplerinin ulus-devlet içinde karşılanacağına yönelik beklentilerinden dolayı ulus-devlet, yüzyıllar süresince Batı dünyasının ve ardından da dünyanın egemen siyasal birimine dönüşür.
 
Sonuç olarak, modern devlet ulus-devletle eş zamanlıdır. Modern öncesi devletlerde egemenliğin kaynağını tanrısal iradeden ve meşruiyetini de dinsel anlayıştan almaktadır. Modern devlet ise, egemenliğin ve meşruiyetinin kaynağını halktan alır. İşte modern devlet ile ulus-devletin eş zamanlı oluşunun nedeni de egemenliğin kaynağının halk olarak kabul edilmesinden gelir. Çünkü egemen olan halk, bir ulus kimliği çerçevesinde ortaya çıkmaktadır.
 
2-Modern Dünyanın Egemen Siyasi Sistemi, Ulus-Devlet Sistemidir.
İlk olarak Batı Avrupa’da ulus-devlet ve kapitalist üretim biçimi ortaya çıkar ve ulus-devlet gücünün sayesinde tüm dünyayı sömürge ve yarı sömürge durumuna getirmişlerdir. Böylelikle dünyaya, sömürge devlet formunu ve kapitalizmi taşımıştır. Sonradan bu sömürge devletler, birer ulus-devlete dönüşeceklerdir. Böylece ulus-devlet ve kapitalizm dünyanın egemen siyasi ve ekonomik sistemine dönüşmüştür. Modern dünyanın zihinsel ve kurumsal yapısı; kapitalizm ve ulus-devlet sistemin kesişmesi doğrultusunda biçimlenmiştir. Bundandır ki, dünyanın egemen üretim biçimi kapitalizm ve egemen siyasal yapılanması da ulus-devlet sistemidir. Modern dünyada siyasal toplum formu, ulus-devletlerdir. Ulus-devlet formu, artık dünyanın tek bir siyasi toplum sistemine dönüşmüştür.
Giddens bu durumu şöyle tanımlar: “Modern toplumlar, bir ulus-devlet sistemi içerisinde var olan ulus-devletlerdir.”[3]
Modern dünyada ulus-devlet biçiminden daha farklı bir siyasi toplum biçimine imkân tanınmamakta ve izin verilmemektedir. Smith bu durumu şöyle açıklıyor:
 
“Modern dünyada tek bir siyasi toplum türü tanınmakta ve onun varlığına izin verilmektedir. Bu “ulus devlet” dediğimiz türdür. Onları tanımak son derece kolaydır. Ulus devletlerin, sınırları, başkentleri, ulusal marşları, pasaportları, paraları, askeri geçit törenleri, ulusal müzeleri, büyükelçilikleri ve genellikle de Birleşmiş Milletler’de bir sandalyeleri vardır. Bu devletlerin aynı zamanda ulus devletin sınırları içinde tek hükümeti, tek bir eğitim düzeni, tek bir ekonomisi ve çalışma düzeni ile tüm yurttaşları için geçerli tek bir hukuksal haklar sistemi vardır.”[4]
 
Küreselleşme denilen şey de, modernliğin yani kapitalizmin ve ulus-devletin dünya çapında yaygınlaşmasıdır. İçinde yaşadığımız XXI. yüzyılda özellikle Asya ve Afrika kıtalarının toplumları, kendi modernliklerini yaşamaktadırlar. Modernlik; eşitsiz ve bileşik gelişim süreci olarak küreselleşmektedir. Modernlik; dünyanın yeniden paylaşım sürecinde hem zihinsel ve hem kurumsal olarak daha hızlı ve radikal bir biçimde küreselleşmektedir. Bu da birçok ulus-devletin siyasi kriz içine girmesine neden olmaktadır.
 
Çünkü aynı kültürü paylaşan ve homojen bir etnik topluma dayalı ulus- devlet sayısı, mevcut devletlerin yüzde 10’undan bile azdır. Ancak 1960’ların başına kadar gelişmiş ülkelerin rasyonel zihniyetine ve sosyal bilim dünyasına göre, her devlet bir ulusu temsil etiği varsayımından hareketle, ulusal ve dinsel kimliklerin, süreç içinde ulus-devlet kimliği içinde eriyeceğini varsaymaktaydı.
 
Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde ve sonrasında birçok devlet ve özellikle totaliter devletler, coğrafyasında asimilasyon, kitlesel kovulmalar, kıyımlar, soykırımlar gibi gayriinsanî ve kirli siyasetler benimsenmiş ve uygulamaya geçirilmiştir.
 
Buna karşın ezilen uluslar, ulusal hakları için direnmiş ve mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Üstelik ulusal sorununu çözdüklerini varsayan Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya devletleri parçalanıp yerlerine 24 tane yeni devlet kurulmuştur.
 
Bu gelişmelerden dolayı Batı dünyasının siyaset zihniyetinde ve sosyal bilimin dünyasında, ezilenlerin devletleşme, eşitlik, özgürlük, demokratik haklara yönelik mücadelesini meşru görmeye başlamışlardır. Bu zihniyet değişiminin gereği olarak Avrupa topraklarındaki Bask, İrlanda, Hırvat, Katalan, Arnavut vb, milliyetçiliklerini meşru olarak kabullenmeye ve kimlik sorununun çözümüne yönelik arayışlara başladılar.
 
Batı dünyası, Avrupa coğrafyasındaki kadar olmasa da, diğer ezilen ulusların, etnik ve dinsel toplumların kimlik siyasetlerine daha esnek yaklaşmaktadır. Ancak küresel güçlerin ezilen-ulusların kurtuluş mücadelesine yaklaşımını belirleyen hegemonya mücadelesinin çıkarlarıdır. Bundandır ki, ezilen-ulusların kurtuluş mücadelesi ile hegemonya mücadelesi karşılıklı etkileşim içindedir.
 
Ezilen-ulus kurtuluş hareketinin tarihsel görevi; dünya üzerindeki hegemonya mücadelesini, ulusunun devletleşmesinin bir aracına dönüştürmektir.
 
B-Kürd Ulusal Sorunu, Bağımsız Birleşik Kürdistan’dır.
 
1-Kürd ulusu, uluslararası bir ezilen-ulustur.
Ulus; siyasallaşmış ya da egemen veya devletleşmiş bir toplumdur. Peki, Kürd toplumu egemen olmadığına göre, bir ulus mudur? Sorusu sorulabilir. Belli bir toprak parçasında yaşayan bir toplum, ortak hak ve görev anlayışı üzerinde devletleşme hedefi doğrultusunda, iradesini ve tercihini ortaya koyarsa, ulustur. Kürd toplumu, devletleşmek için defalarca iradesini ve tercihini ortaya koymuş ve bu tutumunu kararlı bir biçimde sürdürmüştür, sürdürmektedir.
 
Kürd ulusal hareketinin tarihinde, ulusal nitelikte birçok girişimi olmuştur. Bu hususta birkaç örnek vermekte fayda vardır. Şêx Abdulselam Barzani ve yoldaşları tarafından 1907’de oluşturulan ve uygulamaya geçirilen program; 1920’de Komünist Enternasyonal’in II. Kongresinin sömürgeler için alınan Sovyet kararının içini dolduracak niteliktedir. Ali Şêr ve yoldaşlarının önderliğinde kurulan ve 1917 sonu ile 1918 başlarında yaşayan Erzincan Şurası, Mîr Mahmut Berzencî ve yoldaşlarının önderliğinde 22 Mayıs 1919’da bağımsız Kürdistan krallığı ve Qazî Muhammed ve yoldaşlarının öndeliğinde Kürdistan Cumhuriyeti kurulmuştur.
Bunlardan dolayı Kürd toplumu bir ulustur. Ancak uluslararası ezilen bir ulustur. Kürd ulusu; siyasal, hukuksal, askeri, ekonomik, kültürel ve her yönden ezen ulus-devletlerin mutlak egemenliğindedir. Bugünün koşullarında Kürdistan güneyi, federe devlet statüsünde kısmi bir özerkliği ele geçirmiştir Bununla birlikte Kürd ulusu, dört parçada da ulusal hakları için, mücadelesini sürdürmektedir.
 
Kürd ulusu, dünyanın modern toplumların içinde bir modern toplum kimliğine kavuşması için, birliğini sağlaması gerekir. Kürd ulusunun birliğinin sağlamasının yolu da, Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürd ulusunun devletleşmesinden geçer. Dört Kürdistan ve dört Kürd ulusu yoktur, bir Kürdistan ve bir Kürd ulusu vardır. Kürd ulusunun devletleşmesinin kılavuzu da, ulusal-demokratik siyaset yani ulusalcılıktır.  
 
2-Ulusalcılık, ezilen-ulusun devletleşme siyaseti ve ideolojisidir.
Batı Avrupa’da ulusalcılık ya da milliyetçilik, yıkılmaya, erimeye doğru yüz tutmuş feodal toplumun dilini, deyişini, değerlerini kullanarak ulus-devlete dönüştürmenin siyaseti ve ideolojisi olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Ezilen-ulusların kurtuluş hareketlerinin ulusalcılığı ise, ezen ulus-devletine karşı kendi toplumunun dilini, deyişini, değerlerini harekete geçirerek, köleliğe karşı başkaldırının ve ulus-devletini kurmanın siyaseti ve ideolojisidir. Ulus-devlet hedefinden dolayı, ezilen-ulus ulusalcılığı, hem modern sürecin ürünüdür ve hem de geliştirenidir. Netice itibariyle dünyanın modern toplumlarından biri olmanın yolu, ulus-devlet olmaktan geçer. Onun için ezilen-ulusun ulusalcılığı meşrudur, ilericiliktir ve devrimciliktir. Buna karşın ezen-ulus ulusalcılığı, asimilasyonun, zorbalığın, soykırımın, vb. siyaseti ve ideolojisi oluşundan dolayı gericiliktir. Örneğin, Nazizm, Kemalizm, Baasizm ve İŞİD.
 
3-Kürd ulusal hareketinin acil görevi, ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyaset arasında ayrım çizgilerini çekmektir.                                                                            
Ezilen-ulusların devletleşmesi, ancak iki koşulun çakışmasıyla mümkündür. Birincisi, ulusal siyasal öznedir. Ulusal siyasal özne; ezilen- ulusun devletleşme hedefine olan sadakati ve aidiyeti; bölgesel, örgütsel, sınıfsal, dini gibi her türlü bağlılığının, çıkarlarının ve değerlerinin üstünde ve ötesinde olduğunun ifadesidir. Çünkü ulus-devlette, egemenliğin kaynağı, sahibi ve taşıyıcısı ulustur.
İkincisi de tarihsel andaki uluslararası güç dengesidir. Bu da genel olarak dünyanın paylaşım mücadele süreçlerinde oluşan bir koşuldur.
 
Birinci koşul; ezilen-ulusun milliyetçilerinin devrimcilerinin, komünistlerinin ulusal siyasal bilinçle, ulusal siyasal öznesini oluşturmasıyla gerçekleşir. İkinci koşul ise genellikle paylaşım mücadele süreçlerinde oluşur.
 
Yaşadığımız süreçte tam da bu olmaktadır.İçinden geçtiğimiz süreçte, dünya ekonomik kriz ile siyasi krizi birlikte yaşamaktadır. Dünyanın hegemonik güçleri olan gelişmiş ülkeler; ekonomik ve siyasi krizlerini çözme arayışı içindedirler. Bu arayıştan hareketle gelişmiş ülkeler, nüfuz alanlarını genişletme mücadelesine girmişlerdir. Nüfuz alanlarını genişletme hedefinden ötürü, gelişmiş ülkelerin kendi aralarında ticari gruplaşmaların oluşturmasına ve dünyanın yeniden paylaşılmasının mücadelesine girişmişlerdir. Bu paylaşım mücadelesinin kızıştığı alan Ortadoğu ve dolayısıyla Kürdistan coğrafyasıdır.
 
3. Paylaşım mücadelesinden dolayı uluslararası güç dengesi, istikrarsız ve belirsiz bir duruma dönüşmüştür. Bu da, uluslararası ilişkiler bakımından, bağımsız birleşik Kürdistan’ın kurulmasının olanaklarını yaratmıştır.
 
Ancak Kürdistan siyasi akımları, henüz Kürdistani siyasetin öznesine dönüşememiştir
 
Şimdi asıl sorun, Kürdistani siyasetin öznel öğesinin oluşturulmasıdır. Kürdistani siyasetin öznel öğesinin oluşmasının yolu da, ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyaseti arasındaki ayrım çizgilerinin çekilmesinden geçer. Yani ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyasetin arasındaki farkın açık ve net bir biçimde belirginleştirilmesi ve Kürdistanlılara taşınması gerekir. Onun için Kürdistan’daki ulusal-azınlık siyasetin bazı özelliklerinin belirtilmesinde fayda vardır:
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, ulusal sorunu, bir egemenlik sorunu olarak değil, kültürel ve demokratik bir sorun olarak ele alır ve ezen-ulus devletin demokratikleşmesi mücadelesine bağımlı kılar. Onun için diğer parçadaki Kürdistanlılar ile değil, ezen-ulus ile birlikte yaşamanın siyasetini halka taşır. Örneğin, Hewlêr ile değil, Ankara ile yaşamak gibi. Böylece ulusal-azınlık siyasetinin teorik-pratik faaliyeti, Kürd toplumunu kendi kimliğiyle değil, ezen ulus kimliğiyle bir modern topluma dönüşmesine yöneliktir. Yani Kürdistan kuzeyindeki Kürd toplumu, Türk ulusunun bir alt birimi olarak ve Türk ulus kimliğiyle modern dünyada yerini almasının siyasetini üretmektedir. Diğer parçalar için de aynı anlayış geçerlidir.
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, Kürd ulusal hareketini bir kurtuluş hareketinden ziyade bir özgürlük hareketi olarak tanımlar. Hâlbuki Kürd ulusal hareketi, bir özgürlük hareketi olmaktan ziyade bir ulusal kurtuluş hareketidir. Elbette ezilen ulusun kurtuluş mücadelesi devletleşme hedefiyle birlikte eşitlik, özgürlük ve demokratik hakların genişletme mücadelesini de içerir. Ayrıca eşitlik, özgürlük ve demokratik haklar ezilen-ulus statüsünde değil, ulus-devlet statüsünde uygulamaya geçirebilir.
-Kendini özgürlük hareketi olarak tanımlayan akımlar, siyasi kimliğini devrimci-demokrat, liberal-demokrat olarak tanımlarlar. Oysa ezilen-ulusun siyasi akımlarının kimliği, devrimci demokrat ya da liberal-demokrat değil, ulusal-demokrat, ulusal-devrimci olur. Kürdistan’da liberal-demokrat ya da devrimci- demokrat olarak kendini tanımlayan siyasi akımlar, ezen-ulus siyasi akımlarının izdüşümüdür.
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, örgütünü öncü ve örgüt liderini de bir kılavuz ya da rêber olarak takdim eder. Liderini kılavuz olarak takdim etmek, lideri kutsamak olur ki, bu tutum, modern toplumlarda geçer akçe değil, ancak eşitsizliğin vazgeçilmez bir esas olduğu geleneksel toplumlar için geçerlidir. Örgüt lideri fedakâr, yetenekli, bilgili, uzak görüşlü gibi becerileri ile liderlik sıfatına laik olabilir. Ancak lider, siyasetin kılavuzu olamaz. Devletleşmeyi hedefleyen bir siyasetin kılavuzu; tanımlanan amaç ve bu amaca yürüyen temel ilkeler ile mücadele yöntemidir
 
-Ulusal-azınlık siyasetinin en önemli sloganlarından biri, halkların kardeşliği genel sloganından hareketle Kürdlerin; Türkler, Farslar ve Araplarla kardeş olduğudur. Bu anlayışa göre ezilen-ulus statüsünde olan Kürd ulusu ile ezen-ulus statüsünde olan Türk, Arap ve Fars ulusları kardeştir. Bu anlayış, Kürd toplumunu bir ulustan ziyade ezen-ulus devletlerin azınlıklarından biri görmektedir. Aynı şekilde Kürdistan bir ülke olmaktan ziyade ezen-ulus ülkelerinin coğrafyasının bir bölgesi olarak idrak etmekteler. Zaten ulusal-azınlık siyaseti Kürdistani bir siyaset değil, ezen-ulus devletleri olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin siyasetidir.
 
Oysa ezen-ulus ile ezilen-ulus kardeş değildirler. Biri egemen ve ezen, diğeri ezilen yani esaret altında olan toplumdur. Egemen toplum olan ile egemen olmayan toplum ya da ezen-ulus ile ezilen-ulus arasındaki ilişki, eşitlik değil, ezen/ezilen ilişkisidir. Kürd ulusu ile Türk, Arap, Fars ulusu arasındaki ilişki, eşitsizlik temeli üzerinde kurulmuş olup, dolayısıyla kardeş de değildirler. Ancak bağımsız birleşik Kürdistan’ın eşit, özgür vatandaşları için, halkların kardeşliği genel sloganın bir anlamı olur.
 
-Ulusal-demokratik siyaseti, bağımsız Kürdistan hedefi doğrultusunda siyasi akımlarının propaganda ve ajitasyonda serbestlik ve eylemde birlik zemininde ortak faaliyetlerinin örgütlenmesinin kararlı savunucusudur. Ortak faaliyetlerin örgütlenebilmesi de dört şartın ortak kabulüne bağlıdır.
 
1-Kürdistan halkının bağımsız birleşik Kürdistan mücadelesine katılması için siyasi faaliyet yürütmeleri.
2-Kürdistan’daki diğer ulusal ve dinsel azınlıklar üzerinde baskı kurma siyasetine karşı açık tavır almaları.
3-Diğer siyasi örgütlere karşı mücadelesini siyasi mücadele yöntemiyle sürdürmeleri, iftira, komplo ve şiddet gibi sekter yöntemine karşı açık tavır almaları.
4-Herhangi bir siyasi akımın örgütlenme, propaganda ve ajitasyon faaliyetlerine karşı olmamalarıdır.
 
Buna karşın ulusal-azınlık siyaseti, bir yandan ulusal cephenin kurulması için propaganda ve ajitasyon dozajını yükseltirken, diğer yandan ürettiği siyasetle dinamitlemektedir. Şöyle ki:
 
1-Kürdistan halkının öz-eylemi yerine, kendi eylemlerini ikame eder.
2-Kürdistan halkına bürokratik yöntemle buyruk verme hakkını kendisinde görür.
3-Kürd ulusal kurtuluş mücadelesinin çıkarını, örgüt çıkarına tabi tutar.
4-Kürd ulusal hareketi içindeki diğer siyasal akımlara karşı mücadelesinde bürokratik, ikameci ve sekter yöntemlere başvurur.
 
Bu siyasi tutumunu da, öncü örgüt olduğu iddiasına dayandırmaktadır.
 
Böylece ulusal-azınlık siyaseti; Kürd ulusun ortak çıkarının ve değerlerinin yerine kendi örgütünün çıkarını ve değerlerini ikame eder. Bundandır ki, ulusal azınlık siyaseti, Kürd ulusunun birliğinin önünde ciddi bir engeldir. (PKK’nin kendi parti bayrağını Kürd ulusunun sembolü olan ulusal bayrağın yerine ikame etmesi gibi)                                      
 
Netice olarak Kürdistani bir siyasetin amacı; nesnel durumda olan Kürd ulusunu öznel bir öğeye yani ulus-devlete dönüştürmektir. Çünkü egemenliğin taşıyıcısı, siyasal dayanışmanın temeli, bağlılığın, aidiyetin özne ve nesnesi ulustur.
Buna karşın ulusal-azınlık siyaseti, bilinçli olarak ulusal siyaseti belirsizleştirmeye ve istikrarsızlaştırmaya çalışır. Siyasi hedefi, belirsiz ve istikrarsız olan ulusal-azınlık siyaseti, Kürd ulusal hareketini ehlileştirmenin aracından başka bir şey değildir. Kürdistan’ın önde gelen ve müzminleşmiş ulusal-azınlık siyasi akımları, PKK ve YNK hareketidir.
 
Sonuç olarak
Kürd ve Kürdistan sorunu farklı siyasi nitelikli sorunlardır. Çözümü de farklı siyasi niteliklidir. Kürd sorunun çözümü; Kürdistan dışında İstanbul, Bağdat, Tahran, Şam, Berlin ve başka yerlerde yaşayan Kürdlerin demokratik ve kültürel haklarına sahip olmasıdır. Yani ulusal-azınlık haklarıdır. Bu hakları ele geçirme mücadelesi demokratik mücadelenin sorunudur.
 
Kürdistan sorunun çözümü; Kürd ulusunun kendi kaderini tayin etme yani Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürdlerin devletleşme hakkıdır. Bu hakları ele geçirme mücadelesi, ulusal-demokratik mücadelenin sorunudur.
 
Onun için Kürd ulusal hareketi, demokratik mücadele ile ulusal-demokratik mücadeleyi birlikte içerir. Başka bir söylemle Kürd ulusal hareketi; ulusal-azınlık siyaseti ile ulusal-demokratik siyasetini birlikte içerir.
 
Buna karşın Kürd siyasi akımlarda egemen olan anlayış, ulusal-azınlık ya da parçacı siyasettir. Bu nedenledir ki, 1960’lardan bugüne Kürd ulusal hareketi, devrimci siyasetle reformist siyaset ya da ulusal-demokratik siyaset ile ulusal-azınlık ya da parçacı siyaseti arasında istikrarsız ve belirsiz bir konumdadır.
 
Kürdistan’ın, ulusal-azınlık ya da parçacı siyasetine değil, ulusal-demokratik bir siyasete ihtiyacı vardır. Çünkü ezilen ulus, ulusal siyasal bilinçten mahrum olmanın ürünüdür. Ezilen ulusun kurtuluşu ulusal siyasal bilinçle olur. Kürd ulusunun ulusal siyasal bilinçle donanması da, ulusal siyaset zemini üzerinde yükselen siyasal öznenin aracılığıyla olur. Zira Kürdistan’da başkaldırılar için ulusal siyaset zorunlu değildir ama bağımsız birleşik Kürdistan’ın kurulabilmesi için, Kürdistanlıları ulusal siyasal bilinçle donatacak siyasi öznenin varlığı zorunludur.
 
Bundandır ki, yaşadığımız süreçte Kürd ulusal hareketinin acil ihtiyacı; ulusal siyasetin öznel öğesinin sorununu çözmektir. Bunu başarmanın yolu da; ulusal-demokratik siyaset ile ulusal-azınlık siyasetin arasındaki ideolojik, siyasal, programsal ve örgütsel ayrım çizgilerinin çekilmesi ve bu ayrım çizgilerini, Kürdistanlılara taşımaktan geçer. Başarısı da buna bağlıdır.
 

[1] Krishan Kumar, Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Y. Nisan 2013. s. 88
[2] C. Pıerson, Modern Devlet, Chiviyazıları Y. 2008, s. 23  
[3] Anthony Giddens, Ulus Devlet Ve Şiddet, Kalkedon Y. 2008, s.8
[4] Aktaran C.Pıerson, Modern Devlet, s. 85

17 Ocak 2015 Cumartesi

Tanrı Konuşuyor (2)










      Kamile İNCE        


Din olgusu ile Tanrı olgusunun birbirinden farklı olduğunu karıştırdığımız çok oluyor. Dini, insanın gelişme düzeyinin belli bir aşamasında insanın kendisiyle, içinde yaşadığı sosyal grupla ve doğayla olan ilişkisini açıklayan belli bir bilgi sistemi olarak anlamak gerekir. Bu bilginin dayandığı olguların gerçek olup olmadığını bu sistemde tartışma ve sorgulama ihtiyacı duyulmaz. Daha da önemlisi, bu bilgi somut olgulara dayanmak zorunda da değildir. Esin ve sezginin ürettikleri, somut bilgiden daha yücedir ve bunlara atfedilen gizemli etkileri hissetmek, dinsel bilginin doğrulanması için yeterlidir. Buraya kadar dinsel bilgi sisteminin merkezinde Tanrı değil, insanların yaşamında belirleyici olan ihtiyaçlar vardır. Din bu ihtiyaçlardan biridir, bilgidir…Tanrı’nın bu bilgiye eklenmesi, esin ve sezginin olayları açıklamakta yetersiz kaldığı olağanüstü olayların ve felaketlerin arkasındaki nedeni sorgulamakla başlar. Tanrı imgesinin koyu gölgesinin dinsel sistemi kuşatıp onun merkezine oturması kolay olmamıştır. Tanrı tarihi incelendiğinde, insanların buna ne kadar uzun süre direndikleri kolay görülür. Dinsel inancın her zaman var olmuş olması ve Tanrı’nın bu inanç içinde her zaman farklı biçim ve imajlarla yer alması bu çelişkinin varlığındandır: Din ve Tanrı uyuşmazlığının daha işin başlangıcında anlaşıldığını ortaya koyan bir görünümdür bu.

Dinin dayandığı ve kendini izah ettiği bir dili her zaman olmuştur. İnsanların bunda bir çelişki bulmaları için çok fazla bir ihtiyaç da yoktu. Bu yüzden Dinin bir dile dayanması normal ve kaçınılmazdı. Din, insanın kendsiyle, içinde bulunduğu topluluk ve çevresiyle kurduğu ilişkiler sisteminin bilgisini paylaşmakta aracı olan gerçek dilsel bir karşılıktı. Yani Din konuşma kapasitesi olan aracı bir sosyal ve kültürel olguydu: İnsana yakındı, toplumsal ilişkilerin ve çalışmaların içindeydi, doğa ile toplum arasında güçlü, somut bir kültürel bağdı. İnsanlar, Tanrı’nın bu rolü bütün bütün üstlenmesinin; Din ve İnsan yerine mutlak ve sınırsız söz sahibi olup konuşmasının bir çelişki olduğunun hep farkında oldular. O yüzdendir ki Tanrı tarihi bu çelişkinin insanlar arasında yol açtığı kanlı çatışmaların bir tarihidir.

 

Mezopotamya’da birbirlerine rakip El, Ba-El, Eloh, İlah, Elah ve Allah silsilesi geçmiş ve bugünün aynı kökenli Tanrıları olarak insanın ruhsal ve inanç dünyasını tekellerine alan göksel güçlerdir.

Kendisine köle (kul) olmaları için insanlara boyun eğmeyi emreden, Musa’nın ve Muhammed’in gücü sonsuz, göklerden insanlara azap ve ateş yağdıran öfkeli Tanrısı…Konuşan, meydan okuyan , toplumları helak etmekle tehdit eden, ateşten savaş arabaları, rüzgarlardan hızlı atlıları olan bir Kumandan!

“- Ağzından Baal’ın adlarını sileceğim,öyle ki artık kimse Baal’ın adını ağzına almayacak..”  (Hosea: 2: 17)

“- Tanrının yasasını unuttuğun için bana rahiplik etmekten men ediyorum seni. Çocuklarını da hemen unutacağım…” (3:6)

“- İsrail’in inadı, düve inadı gibidir.” (3:16)

“ Ephraim putlara katıldı- onu kendi haline bırakın şimdilik. İçkileri bitip sarhoş olduklarında seks partilerine dalacaklar sonra…” (4:17-18)

 

 Gibeah’ta borazanlara üfleyin, Ramah’ta trampetleri çalın, Beth-Aven’de alarm verin!... Ve dön de arkana bak Benjamin! Ceza günü gelip çattığında İsrail kabileleri arasında Ephraim izole edilecek…” (8-9 :4)

Sonraki bölümlerde ele alınan konuya göre yer yer bu türden ilginç pasajlara çokça yer verilecek. Bu yazımızda bu kadarına yer vermemiz, yukarda giriş yaptığımız konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz tamamlayıcı bilgilere olan ihtiyaçtandı. İsrail’in elini ayağını bağlayan, onu dayanılmaz tehditleriyle bunaltan Tanrı, İsrail kabilelerini ve önemli şahsiyetlerini, toplum liderlerini ve din adamlarını hep karşısına alan rakip bir tanrı görüntüsü veriyor konuşurken!

Buradan, İsrail halkının tarih boyunca neden bu kadar çile çektiğini ve başkalarının sürekli zulmüne bu kadar maruz kaldığını anlamak ve bunun üzerinde düşünmek ayrıca ilginç olacaktır.