13 Nisan 2015 Pazartesi

Total-Bütünsel- Psikolojinin Bir Terimi Olarak Emosyon Nedir?* ( X )




   Ahmed Kaymak   
Emosyon ve Emosyonların Türkçe’de tam anlamıyla karşılığı olacak bir sözcük veya terim yoktur. Bu sorun dünya dillerinin bir çoğunda da vardır ve yerleşik dilin, üretilmiş kimi kavram ve terimleri içeriksel bütünlüğü içinde açıklıkla karşılayabilen  terimlere dayandırma  güçlüğü yaşadığı, konu ile ilgili yaptığımız incelemelerden anlaşılmaktadır. Biz Amed Okulu bünyesindeki çalışma grupları olarak her şeyden önce Kürdüz ve bize yapı ve kullanım açısından oldukça zor olan yabancı bir dilden, Türkçe’den düşüncelerimizi açıklamak zorunda kalıyoruz. Kökleri eskiye dayanan ve hala yaşayan etnik bir topluluğun bireyleri olarak bu dille kendimizi ifade etmek zorunda kalışımız, oldukça trajiktir. Öyle de olsa, bu durumu kökten değiştirmek için şimdilik yapacak bir şey yok! Ne var ki bir yolla, bir şekilde bir dil aracılığıyla kendi muradımızı anlatmak gibi bir zorunlulukla da karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Bu gerekçe herhangi bir ifade aracını küçümsediğimiz veya reddettiğimiz anlamına gelmemelidir. Tersine, ifade etme imkanı bulamadığımız bir araç yoluyla kendimizi ve düşüncelerimizi dile getirmekte oldukça zorlandığımızı itiraf etmek için açıklama yapma ihtiyacı duyuyoruz. Sorun; gündelik konuşma dilini aşan terim ve kavramları içerdikleriyle birlikte bir anlam bütünlüğünde yansıtma imkânına kavuşturarak kısmen gelişmiş bir akademik dilin kullanılmasıyla aşılır. Şimdi girişte ele aldığımız soruya tekrar dönelim:
Emosyon nedir?                                          
Emosyon, bize göre bir canlı refleksinin ön koşulu olan biyolojik iç dalgalanmadır. Bunu şartlandıran dış etkiler kadar canlının iç tepi bağlamları da  buna duyarlıdır. Mesela, sivrisinek, ona çekici gelen bir hedefe doğru sorti yaparken farklı bir emosyona sahiptir; sortisi engellendiğinde ilkinden farklı bir emosyon ortaya çıkar ve sivrisinek kendi güvenliği için geri çekilir. Aynı doğal ve biyolojik refleks ve bu refleksin ön koşulları insanda da vardır. Hayvanda tümüyle bilinçsizdir ve insanda belirsiz, quantimik bir dalga boyu biçiminde kendini hissettirir. İnsan o dalga merkezini ve boylarını hisseder ama ilk planda onu tanımlayamaz. Böyle hallerin en çok şairlerin işine yaradığına kuşku yoktur: “… gibi..” edatı durumu açıklamaları için her zaman anahtar bir sözcük görevi görmüştür: “ Ölüm gibi derin ve sessiz bir karanlık!”
Emosyon çarpıcı  bir şoktur! Hayvanda iz bırakarak çarpar geçer… Duyguysa kalıcıdır, insanı uzun süre oyalar. Kısacası emosyon diye açıklamaya çalıştığımız “şey,”  duygu öncesi bir tepidir, bir iç dalgadır; her canlıda vardır.  Ürkü veren bir tepi olacağı gibi, güven veren bir heyecan tipi (typ) de olabilir. Bir bakıma da ne odur ne diğeridir. O, ancak Şairin yaptığı tarzda tasvir edilebilir ama tüm bir anlam çerçevesinde tanımlanması hemen hemen olanaksızdır. Doğal insanda olduğu gibi kültürel insanda da bu anlamda emosyon her zaman vardı ve hala vardır; hayvandaysa emosyon gelişmiş bir mekanizma olarak vardır ama duygu yoktur. Emosyon genellikle koşulludur; koşullu,  deneyime dayalı bir reflekse yol açar; duygu ise  bilinç taşır, zihni harekete geçirip sezgiye yön verir, sonunda bilinçli  bir fonksiyondur. Yine emosyon doğal, duygu kültüreldir. Birincisi bedene ve duyulara, ikincisi duyulara ve bilince olan etkiye göre harekete geçer. Biri tepki fonksiyonlarını, öteki tepkiyle eş zamanlı düşünce fonksiyonlarını harekete geçirir.
Her tepki gibi her emosyon bir deneyime bağlıdır. Her canlı varlık ateşin yakıcı, acı verici gücünü ayırt eder. Fare kediden ve yılandan köşe bucak kaçar. İnsan şimşekten olsun ateşli bir silahtan olsun, çıkan patlama sesinden irkilir. Oysa insan aynı zamanda bir patlamanın bir festival coşkusunu artıran havai fişek seramonisinden korku yüklü bir irki yaşamaz. Havai fişek patlaması deneyimle ayırt edilmiştir ve bu insanda korku yerine coşkusal bir etkiye yol açar. Hayvan için şimşek, ateşli silah patlaması neyse, havai fişek patlaması odur. Deneyim, patlama şiddetini ve öldürücü etkisini emosyon alanında şartlandırmıştır: Hiçbir balık karaya çıkmak için kendini test etmeye kalkışmaz. Bir tilki güpegündüz tavuk kümesine girmeyi göze almaz.
Pavlov’un köpekleri, doğal varlıkta emosyonu anlamak için iyi bir örnektir. Buna karşın Eifel Kulesi’ne bakarken oluşan etki kültürel varlık için duyguyu güzel açıklar. Birincisinde beden ve duyular varlıklar için eş zamanlı refleksleri; ikincisinde duyular ve bilinç ard arda zihinsel hareketleri doğurur. Emosyon tepkisel-refleksive,  duygu işlevsel-fonksiyoneldir.
Emosyon alanı varlıkta dışsal etki tipi ile koşulludur. Onda reflekse yol açan, bu etki tipinin ulaştığı alandır. Emosyon oradadır ve bu hayvanlarda, insanlardan daha çok gelişmiştir. İnsanda emosyon, onun doğal bir mirasıdır ve vardır. Ama insan aynı zamanda duygusaldır. Hayvanlardaysa duygu yoktur; çünkü duygu bilincin fonksiyonlarından biridir ve bilinçten ayrı tutulamaz.
Tekrar emosyon doğal, duygu ise kültüreldir, diyoruz. Birinde bilinç yoktur, ötekinde bilinç vardır. Bilinç, insan deneyim, bilgi ve teknik uygulama temeli üzerinde evren, doğa, insan ve toplum ilişkilerine dayanan varlığın zengin zihinsel, mantıksal, ruhsal soyutlamalarını içeren insansal etkin bir bütündür. Bu tanıma göre bilinç insanda ne materyalist ne de metafizik bir ayrıma bağlı tutulabilir; çünkü bilinç her iki alanı da kapsayacak biçimde vardır.
Bilimsel metinlerde bir terimin kullanılışı anlama oldukça özenle işlenerek oturtulmaya çalışılır.  Günlük dilde ve edebiyatta bu özenli tutuma pek sık rastlanmaz.  Bu nedenle kavram ve terimlerin içeriklerine ilişkin belirsizlikler her zaman söz konusu olabiliyor. Emosyon , böyle bir terimdir. Psikolojik ve estetik bir terim olarak bizim Emosyona yüklediğimiz anlam, ne his,  ne duygudur. Bizim kullandığımız anlamda bu haliyle mevcut terim istenileni veremiyor. Bizce o, çoğunlukla dış etkiyle meydana gelen bir his ve duygu öncesi oluşan bir iç dalga olarak “heyecan”a daha çok yakın bir anlam ifade ediyor. Varlığın olumlu veya olumsuz bir durum etkisiyle kendi içinde duyduğu belirsiz ve henüz anlamdan yoksun bir dalgalanmayı, tepkiyi şartlandıran-kararlaştıran- heyecanı ifade ediyor. Bu doğal bir heyecandır, emosyondur; kültürel bir içeriği yoktur. Kültürel içerikli heyecan (emosyon), sınıf geçmek için sınava giren veya yarışa katılan birinin sınavı verip veremeyeceği, katıldığı yarışı kazanıp kazanmayacağı yönünde duyduğu heyecan tipidir.
Buraya kadar gelmişken varlığa ilişkin ontolojik kavramlarımıza da burada bir açıklık getirmeyi gerekli buluyoruz. Biz kullanımda  “ilkel” terimi yerine “doğal” terimini tercih etmeyi daha doğru görüyoruz. Bu bakımdan “Doğal insan” dediğimiz zaman, biz “Kültür öncesi” insanı kast ediyoruz. Kültür öncesi doğal insan, doğadaki herhangi bir hayvan türünden biridir. Bir şempanze, bir Bonoboo, bir goril, bir kunduz gibi farklı bir tür… Ayrıma bu şekilde açıklık getirdiğimize göre bu bölümde ele aldığımız varlıkta emosyon ve duygu ayrımı da, umarız, açıklık kazanmış olacaktır.


·         Emosyon, Latin kökenli bir kelimedir. Herhangi bir dış nesneyi göstermez. Elle tutulmayan ve gözle görülmeyen ama etkisi şimdiki labaratuar koşulları altında kısmen gözlenebilen bir içsel durumu açıklamakta kullanılır. Motion kelimesinin bir isim olduğunu, bunun hemen hemen bütün hint Avrupa dillerinde kullanıldığını biliyoruz. E+ Motion  teriminin ise türetme ve bileşik bir sözcük olduğu anlaşılmaktadır. Başa konulan E işaretinin, ENTER (İÇ) olduğuna kuşku kalmıyor. Öyleyse, EMOSYON = İÇ HAREKET, İçsel devinim, içte meydana gelen bir durumu tanımlama gereksinimini karşılamak için kullanılmaktadır. Biz buna Türkçe olmayan ama Türkçe diline yerleşen, edebiyat ve sanat metinlerinde sıkça kullanılan HEYECAN diyoruz.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Savaş Ve Şiddet: Sanatçının Rolü*







Andreas Ginestet 

Hypantiya’nın ölümü*, Hristiyanlar olanlar değil Paganlar tarafından gerçekleşir. O dönemin yönetici sınıfı olan ve sosyal kuralları koyan ayrıcalıklı, bilinç –zeka- (IQ) düzeyleri yüksek, duygusal-empati- (EQ) zekası düşük düzeyde olanlar toplumu yönetiyorlardı. Hiristiyanların o dönemdeki varlıkları ve oynadıkları rol, bugünkü İslam’ın kalkışmasına benziyordu. Pagan sınıfı bir hayli bilinçliydi, fakat  bu yüksek tabaka dayanışma içinde toplumsal birliği sağlayacak ve insanı kucaklayacak yeterli empatiden yoksundu. Sosyal yaşamın olduğu her yerde böyle durumlarda elitlerin,  imtiyazlı ve ayrıcalıklı sınıfın güçleri toplumsal birlik yönünde bir kayıtsızlık ve aymazlık içine girdiğinde, emphatic ezilenler kendi aralarında empatiyi güçlendirerek şiddet yoluyla yeni ayrıcalıklar ve sosyal farklılıklar gerçekleştirmek üzere toplumsal hareket başlatırlar.


Biz sanatçılar, toplum kapasitesini oluşturan bilinç düzeyi ile toplumsal bağı kuvvetlendiren duygusal düzey arasında köprü kurmanın hem sorumlusu hem de güvencesiyiz. Sanatçılar toplumda bilinç ve duygu yayan insanlardır. Onlar toplumun yukarıdan aşağıya var olan sınıf ve tabakalarında sürekli dolaşırlar. Uyum ve her türlü yaratıcılık yeteneğine sahip olan sanatçılar bu yönleriyle melezdirler. Onlar, sahip oldukları kapasite sayesinde toplumun altından girip üstten çıkabilirler.  Sosyal elitlerce kendilerine sağlanan imtiyazları kabul etmedikleri sürece sanatçılar bu niteliklerini ve işlevlerini kaybetmezler. Tersi olması durumunda, bu sanatı, sanatın üstlendiği misyonu ve onun varlık nedenini yok eder. Sanatçılar  toplumdaki dolaşımda farklılıklar arasında aracı bir köprü olmayı kabul etmediklerinde, bir toplumsal yapı döneminden, onun ürettiği sorunların çözümsüz kalmasından ve değişmez katı durumlarından sorumlu olurlar.  

Sanatçılar toplumda tek tek bireylerle, tabaka ve sınıflara, toplumun bütün kolektif bağlamlarıyla duygusal ilişki içindedir. Toplumsal uyum ve istikrar için politikacılar gerçekte böyle bir  toplumsal sorumluluk duymazlar. Onların savaş istemekten, iki krallığı birbirine düşürmeyi kararlaştırmaktan başka ilgilendikleri bir toplumsal sorun yoktur.(**) Bunun da anlamı ek olarak bütçeden eğitim payını, sağlık ve hizmet giderlerini ve hepsinden çok sanatçıların beslendiği kaynakları kısıtlama ve aşağıya çekmek demektir.

Büyük soykırım ve savaş için bu işleyen önemli bir aygıttır. Bu nedenledir ki II. Dünya savaşında bile sanatçı siyasetçiden farklı olarak sanatçı kaldı. Öyle de olsa bu yine de klasik bir paradokstur.

Fakat, bizler, sanatçılar  politikacılara  neyi ne kadar ve ne için vermemiz gerektiğini bilmekten sorumluyuz. Onları biz idare ediyoruz; bize bağlı, bizim altımızdadırlar. Şimdiye kadar bu gerçeği bilmiyorduk, fakat şimdi artık biliyoruz. Biz sanatçıyı oynamak zorundayız  ve Hitleri oynamaya çalışanları durdurmalıyız.

Bu yazı dahil, biz rolümüzü oynamayı sanat yapmakla veya yapmamakla yerine getiriyoruz. Bir bina içindeki kaldıraç gibi ne kadar çalışırsak, bir toplumdaki fikirlerin aşağıdan yukarıya çıkarılması gibi, sosyal yapııa dipten doruğa etkilemek, o kadar daha iyi olur; böylece şiddet ve ayrımcılıkla boğuşan bir toplum ve kültür yönetimi,  bir toplumun bilinç ve duygu düzeyi arasındaki dengesizliği de bertaraf edebilir.  

Sanatçılar toplumda bir asansör gibi işlevsel bir rol oynarsa, Rousseau’nun düşündüğü gibi, “Toplumsal Sözleşme” hayat kazanır, işler. Sanatçılardan yoksun bir toplum yok olmaya mahkumdur.

Sanatçının toplumda görevi vardır, insan sorumluluğu, olanaklar, ayrıcalık ve yükümlülükler, kendisi rolünün farkında olmasa da, bütün bunlar onu bir toplumsal komplekste düzenleyici, ayar verici bir rol oynaması yönünde bir fonksiyon ortaya koymasını sağlar. Sanatçılar toplum içinde, kompleks düzenleyiciler olarak düşünülür.


Komediyenler, dansçılar, anlatıcılar, aktörler sanatçılar içinde en önemli kesimi temsil ediyorlar. Bunların kitle ve toplumsal kesimlerle ilişkileri çok genişçe ve yaygındır. Onlar en geniş dinleyici ve izleyicilere ulaşıyorlar. Sessiz yazarlar, düşünürler, yenilikler üretenler, komediyenlerin sahnede oynayacakları oyunu yazarlar. Sanatın bu anlamı eleştirmenleri sıkar, onları açıkça rahatsız eder. Sanat yine de bu yönüyle konuşmaya devam eder. Toplum içindeki diğer insanlar belirttiğim bu işleri yerine getiremezler. Onlar doğuştan bir sanatçının niteliklerinden yoksundurlar. Kendi kuşağımdaki sanatçılara bakarak, yeterince güçlü ve sayıca fazla olmalarına, benim onlar için yaptıklarım kadar kendilerinin bu anlamda nitelikli rol oynadıklarına pek itimat etmiyorum. Bu da gelecekte bir savaşın olacağını gösteren temel nedenlerden biridir. Sanatın içindeki yücelik yoksunluğu gelecekteki savaşın ana sebebidir. Biz başarmadıkça, bu yapıyı değiştirmedikçe, varlığımızın politik niteliğini anlamadıkça; yaşama hakkından yoksun olacağız demektir.

Benim belirttiklerim insan türünün yazgısına parmak basıyor. Seçim ve tercihlerimiz bakımından bu yazılanlar çok yararlıdır: Yaratıcı olmak, yaşamı savunmak  ve varlığımızdan hoşnut olmak…
İyimser olmak, aptal olmakla aynı değildir: “ Evet, Başarabiliriz” demek. Bu çok ciddi bir başlangıçtır.




(*) Bu yazı, yazarın WAR AND VİOLENCE adlı çalışmasından alınmış olup yazarımız Ahmed Kaymak tarafından çevrilmiş ve yazıya uygun yan başlık,Sanatçının Rolü, çeviren tarafından atılmıştır.

(*)A Film by Amenabar 
(**) Yazarın bu duruma ilişkin gösterdiği örnekler ve karşılaştırmalar, başlık konusuyla pek ilintili olmadığından, original metinde yer alan cümlelerin bir kısmını atladık - ÇN

3 Nisan 2015 Cuma

İnsan Üzerine ( IX )



  Ahmed Kaymak  
İnsan özürlüğü bilmiyorsa, özgürdür. Özgürlük nedir sorusu bu bağlam içinde ele alınır alınmaz, mutluluk istemi bu sorunun verilecek yanıtında hevesle kendine bulacağı bir yer arar. Mutluluk ve özgürlük bu bakımdan birbirinden soyutlanamazlar. Ama ikisinin aynı şeyler olmadıklarını belirtmek gerekir. Özgürlük, bir hareketi; mutluluk bir durumu ifade eder. Ne yaparsak yapalım biri daha çok düşünseldir, diğeri az çok duygusaldır. (Durum ve hareket ileriki bölümlerde ayrıca tanımlanacaklardır.)  Bunlar bir bilince dönüşmedikleri sürece, doğal uyumu aşmak ve huzuru bozan  duruma etki eden faktörlerin baskısını azaltmak olanaksızdır. Mutluluk bir istek haliyken özgürlük bir eylem ve hareket tarzı olarak açığa çıkar. Birey yeyip içerek doyar ve sorumsuz yaşar. Onun doğal ve psikolojik dürtülerini kısıtlayan bir etken olmadığı sürece bu doğal doyumu ve huzuru korumak onun için temel bir amaçtır. Mutlu olma istemi olmadığı için özgürlük bilinci bu durumda dışarıda kalır. Doğal bireyin dünyası sınırlıdır; istekleri sınırlıdır; eylem ve hareketleri de sınırlıdır ve eylemleri sınırlı bir alanda sınırlı amaçlar için gerçekleşir. Mutluluk ve özgürlükse dinamik taleplerdir ve bu sınırları eylemle aşar. Birey doğayla olan ilişkilerinde böylece karşı karşıya gelir ve bir tavra sahip olur, sosyalleşir. Buraya kadar özgürlük ve mutluluk kavramı doğal bireyin dünyasında bulunmaz;  ama kavram sosyal yaşamın bünyesinde yavaş yavaş filizlenmeye başlar. Tekrar kavram, özne ile obje arasındaki ilgi ve bu ilginin durumu ifade formudur, o, bir bilgi kültürü, bir formlar ve ilgiler bütünlüğüdür. Bilinç de burada yeşerir ve kültürel bir komplekse doğru yayılarak açılır. Mutluluk ve özgürlük bilinci böylece kültürel, insansal bir olgu olarak bir bütünlüğe ulaşır ulaşmaz bireyden eylem talep etmeye başlar. Doğal, sosyal ve kültürel bağlamlar artık karşıt birer kutupta değil, bir bütünlük içinde karmaşık, dinamik, gelişme ve ilerleme diyalektiklerini çatıştıran çok yönlü  hiyararşik bir toplumsal düzen ve yapıda iç içe geçerler. Mutluluk ve özgürlük bu kompleks içinde sadece bireysel bir istem ve eylem olarak değil, toplumsal içeriğe ve yapıya seslenen ve giderek evrensel bir ereği ve çağrıyı temsil eden motivasyonlar olarak psikolojik ve politik atmosferi güçlendirirler.
İnsanlık tarihinde doğal uyum sosyal bir yöne evrilip  birey ve toplum ilişkileri kültürel temel üzerinde karşıt bir tavır alışa dönüştükten sonra, insana ve çevresine ait ne varsa gelişmenin ve ilerlemenin birer itici öğeleri olarak daha etkin bir biçimde işlev görmeye başladı. Birey ve toplum bu bağlam içinde etkileşerek ilerleme olanaklarından yararlandılar. Sanat bu arada toplumun maddi ve tinsel beklentilerinin yanı sıra  toplumda ve tek tek insanlarda bir beğeni kültürünün oluşmasında baş rolü oynadı.Sanatın kaynağı doğa ve toplum, mimarıysa yaratıcı bireydir, sanatçıdır.Kolektif kuşkuya ilk yanıt sanatçılardan gelmiştir.İlk somut formlar, alet ve araçlar sanatçıların doğal saflığa el atmalarıyla biçimlendiler.İnsan böylelikle doğadan kısmen koparken birdenbire kendini doğal arketiplerinden farklı duygu tipleriyle iç içe buldu. İnsan duyguları, ileri veya geri olsun, her toplumsal düzeyde, var olan kültürle belirlenir. Uygarlık masalında trajedinin hep baş aktörü rolündeki insan doğal değildi artık ve duyguları da doğal olmaktan çoktan kurtulmuştu. Kültür doğaya karşıt temel bir insan etkinliği olduğuna göre onun ürettiği duygular da doğaya karşıt nitelikleriyle toplumsal hayatın ruhunda, yani boylamlarında ve toplumsal eylem sınırlarında, yani enlemlerinde tutarlı bir karşıtlık içinde beraber var olmalıydılar.
İnsan bugün bile doğal arketiplerin etkisinden çok bu kültürel temelin bağrından doğan düşüncülerin, duyguların ve tutkuların bütünlüğü içinde hareket eder; bu bütünlüğe göre umutlarını ve geleceğe ilişkin düşlerini kurar. Doğal insana ait düşündüğümüz duygulanımlar; heyecan ve korku, acı  ve haz, açlık gerilimi gibi fiziksel ve biyolojik haller kültürel fenomenler değildirler. Bunlar aracılığıyla değişen insan ruh durumunun gerilimleri de psikolojik değildirler.
Önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi kültürden yoksun doğal  insanın bir psikolojisi yoktur. Gerçi kimi psikolojistler ve bağlı bulundukları ekoller, hayvanın bir psikolojisi olduğunu ileri sürseler de Amed Ekolü, bu iddiaları ciddiye almamaktadır. Bize göre  varlıkta psikoloji tıpkı bilinç gibi kültürel fenomenlerden biridir ve son çözümlemede bilinç tarafından belirlenmektedir. Bilinci bozan koşullar elbet çoğunlukla dışsal kültürel etmenlerdir. Sonuçta bozuk bilinç bozuk ruhu yönetir. Doğal varlıklar biyolojik arketiplere ve reflekslere uygun şartlanmış olarak her şeyleriyle kültürel varlıktan farklarını sonsuza kadar devam ettirirler. Doğal insan, herhangi bir doğal varlık gibidir. Onun bir bilinci bir psikolojisi yoktur. Hayvanın psikolojisi olduğunu söylemek, hayvanın bir bilinci olduğunu kabul etmek demektir. Freudian gelenek bu gerçeği özellikle göz ardı etmeye eğilimlidir. Doğal varlıkların, hayvanların bir psikolojisi olduğunu ileri sürenler bu savlarını herhangi bir doğal varlık veya herhangi bir hayvan üzerinde kanıtlayabilmiş değiller. Böyle düşünen psikolojistler bu yöndeki iddialarını  daha çok keyfi ve metafizik yargılara dayandırıyorlar. Nevrotik bir hayvana rastladığını kim ileri sürebilir?
Özgürlük de bilincin bir talebidir. Bu talep mutluluk vaad eder. Bütün insan kaygıları, tutkuları ve arzuları bunlar tarafından koşullandırılır.  Hayvanlarda ve doğal insanda bunların varlığına rastlayamazsınız.
Doğal “duygular” ile kültürel duygular birbirlerinden farklıdırlar; hatta karşıttırlar. Bir sonraki bölümde bunları birbirinden ayıracağız ve  aralarındaki farklar üzerinde duracağız.

10 Mart 2015 Salı

SOBAD Kurucular Kurulu ve Üyelerine...

                                                                                       


Derneğimizin Değerli Kurucuları ve Üyelerine...






06.11. 2014 tarihinde Diyarbakır'da  kuruluşu için başvurusunu yaptığımız " Sosyal Bilimler Araştırma Derneği/SOBAD", 03/02/2015 günü İç İşleri Bakanlığınca onaylanarak hukuksal statüsünü kazanmıştır.

Dernek Kurucular Kurulu ad-soyadları ve Unvanları aşağıdaki gibidir:

1-) Ahmed Kaymak    ( Kurucu Yönetim Kurulu Bşk.)
2-) Mehmet Gülseren  ( Kurucu Yönetim Kurulu Bşk. Yrd.)
3-) Ferhat Karataş       ( Kurucu Yönetim Kurulu Bşk. Yrd.)
4-) Atilla Arı               ( Kurucu Yönetim Kurulu Genel Sekreter)
5-) Abdullah Ökten     ( Kurucu Yönetim Kurulu Sayman)
6-) Meral Çitil             ( Kurucu Yönetim Kurucu Üye)
7-) Kamile İnce           ( Kurucu Yönetim Kurucu Üye )



10/03/2014/ Diyarbakır

28 Şubat 2015 Cumartesi

İNSAN ÜZERİNE ( VIII )







  Ahmed Kaymak   
İnsanı hayvandan farklı kılan, onun biyolojik yapısı ve sosyal yeteneği değil; onun kültürel niteliği ve maddi ilişkiler içindeki pratik etkinliğidir. Birey doğar doğmaz kendini bu kültürel ortamın koruduğu maddi ilişkilerin bir eklentisi olarak görür. O artık önceden belirlenmiş toplumsal kurallar ve benimsenmiş geleneksel değerlerin bir mirasçısıdır. Hayvan yeteneklidir; ama onun bu nitelikleri ve sürü koşulları içinde önceden hazırlanmış böyle bir olanağı yoktur. Öyle de olsa insan da tıpkı bir hayvan yavrusu gibi doğup içine düştüğü önceden hazırlanmış sosyal ve kültürel ortama yabancıdır: İnsan değildir; kendine ait bir dili, o ortama uygun bir alışkanlığı,  bir davranışı bile yoktur. Anne baba ve toplum açıktan kabul etmeseler de onu evcilleştirmek için seferber olurlar. Modern toplumlarda bireye olan temel ilgi, onun evcilleştirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Böylesi toplumlarda bireye ait doğal ve kültürel özel güç ve yetenekleri sınama iradesi kurulu düzene aittir;  bunların geliştirilmesine veya sınırlandırılmasına o toplum düzeni karar verir. Sınırsız güç ve yetkiyle donanmış modern toplumsal düzenler, kucağa yeni alınan bir bebek-insan için daha başlangıçta tehlikeli bir girdaptır: Bu renksiz ve hareketsiz görünen girdap onu yaşamı boyunca evire çevire kendi derinliğine çekip yutar.
Doğal toplumlarda genel durum tam böyle olmasa da bireyin psikolojik boylamları ve sosyal enlemleri  benzer kurulu bir kapan tarafından şekillenmeye bırakılır. Böyle toplumlarda birey ailenin ekonomik,  kabileninse gelecekteki siyasi gücüdür. Aslında bir araçtır, günün birinde aile ve kabile için işe yarayacak ekonomik ve politik bir eşya. Çırıl çıplak doğar ve bir süre sonra çırıl çıplak çevreye bırakılır. İşe yaraması için onun da çetin sınavlardan geçmesi gereklidir. Bütün bunlar katı bir disiplin altında sinsi bir hoşgörü gözetiminde gerçekleşir. Bu sevimli senaryo onun bireyselliğini iğdiş eder ve kabile ile özdeş bir figüre dönüştürür. Ekonomik ve politik yetenekler desteklenip ödüllendirilirken bireysel istek ve tutkular kabile düzeninin kalıplarına uymaya zorlanır. İstek ve tutku doğal dürtüler değil, kültürel ve sosyal belirlenimlerin birer ürünleri olarak bireyin kişilik ve kimlik bağlamları içinde psikolojik boylamlarca kararlaştırılan “fantezilerdir”.
Modern toplumlarda görünürde birey bölünemez bir kişilik biçiminde açıklanırken, onun özünü kuşatan bireysel kişiliği ve toplumsal kimliğinin kendisine yabancı faktörlerce belirlendiği gizlenmeye çalışılır. Bölünmüş bir birliğin öznesidir o. Yaşamında istek ve tutkuları toplumu değil yalnızca kendisini ilgilendiriyormuş gibi tezahür eder. Birey olmak için diğer bireyleri itip geride bırakması gerekir. Doğal toplumların bireyi nasıl ekonomik ve siyasi bir güçse, kapitalist toplumlardaki birey öyle  teknik ve ticari bir metadır. Pazarda bir yeri, bir konumu ve bir kalitesi yoksa, kapitalist toplum bireyinin herhangi bir değeri de yoktur. O çetin rekabetin hem öznesi hem de nesnesidir; tutku yüklü ve toplumdışıdır.
Doğal topluluklarda bireysel tutkunun bu türüne pek rastlanmaz. Tutkunun doğası ağır gelişmeye eğilimlidir. Bireysel rekabet koşulları bu tarz topluluklarda olmadığı için birey bütün bir fenomen olarak hareket eder; kişiliği ve ilişkileri bütünün bir parçası olarak şekillenir. Mutluluğu bilmediği için mutsuz değildir. Bu topluluklar içinde doğan bireyin özel potansiyel yetenekleri özel tutkularından daha fazla bir değere sahiptir ve bunlar genellikle toplum (kabile) tarafından kararlaştırılırlar. Doğar doğmaz var olanın yasaları onu kucaklar ve var olanla bütünleştirir. Yaşamı boyunca o artık var olanın içinde edindiği yer ve konumda üstlendiği rolü oynamakla yükümlüdür. Tutkuları gibi kendisi de toplumsaldır. O’nun toplumsal niteliğinin koşulu var olanı kararlıca korumak ve yaşatmaktır.
Pavlov’un köpekleri modern bireyi tanımlamak için nasıl uygun bir örnekse, Jack London’un küçük kurt’u (Little Cub) doğal toplum bireyini tanımlamak için öyle uygun bir örnek olarak gösterilebilir. Birincilerin doğasına yapılan müdahale ile bütün biyolojik ve ruhsal dünyaları koşullanan hayvanlar, kendi varlık koşulları için gerekli olanın dışında başka bir şeye tepki vermezlerdi. Öte yandan J. London’ın  Little Cub’ü  dış dünyaya karşı oldukça dikkatli ve duyarlıydı. Doğasına yapılmak istenen müdahalelere karşı olağan üstü bir güçle direniyordu. Dayanılmaz eziyet ve işkencelere rağmen var olan doğasını korumak için köpekleşmeyi kabul etmedi. Katışıksız doğal dürtü ve tutkusu onun insanların sınırlandırmaya çalıştığı özgürlük inadında ısrar etmesi için yeterliydi.
William Reich'in köpeği ise hemen hemen kısıtlanmamış, tehdit edilmemiş, horlanmamış ve dışlanmamış konumuyla kendine olan öz güveni koruyan iki türden farklı üçüncü bir figürü temsil ediyor. Franse De Wall'un maymunları; Şempanzeler, Makakalar ve Bonobonlar sosyal davranışları ve karakteristik eğilimleri bakımından insanın sosyal davranışları ve karakteristik kültürel eğilimleriyle bir çok yönden benzeşen ilişkilerin varlığını doğruluyor.De Wall'ın gözlemleri bize modern insanın parçalanmış bir varlık olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor: Bu parçalanış tek boyutlu değil, üç boyutludur: Doğal, sosyal ve kültürel parçalanış... Pavlov, Jack London ve William Reich üzerinden vermeye çalıştığımız örnekler ayrıca modern insan kişiliğine indirgendiğinde sözü edilen parçalanışın benzer görünümlerle ilişkilere sızdığı, bunun istek ve tutkulara yön verdiği rahatlıkla ileri sürülebilir.

10 Şubat 2015 Salı

İNSAN ÜZERİNE (VII)








 Ahmed Kaymak   

Benim terminolojime göre, Uygarlık; kültürel sürecin hem temelini hem doğrultusunu hem de yapısal gelişmesinin toplamını ifade eder. Bugünkü düzeyine göre geçmiş bir kültürel kompleksin geri veya ileri düzeyde, sınırlı ve karmaşık araçlarla gerçekleşmiş olması bu tanımı etkilemez. Ham taşın işlenerek bir keskin bıçak biçiminde yontulmasının insan ilişkilerinde yol açtığı değişim ve dönüşümle siber çağın önemli buluşlarından biri olan computurün bugünkü ilişkileri dönüştüren ve geleceğin doğrultularını tayin eden işlevleri benzer etki ve derecelerde ilerlemeyi hızlandırmışlardır. Esnek bir öngörünün ifadesi olarak;  bu yüzyılın sonlarında hayata gözlerini açacak kuşakların dönüp günümüze baktıklarında, devrimsel sonuçları olan araç ve ilişkilerimizi ilkel bulmalarında şaşılacak bir yan bulunmaz. Yeni kuşağın hala kullanmakta olduğum yirmi yıl önceki model telefonu ilkel bulmaları ve arada sırada alayla karışık olarak bu ilkelliğe takılmaları, ifade etmeye çalıştığımız gelişme ve ilerlemenin muzip bir ironisidir! Bu anlamda Taş Çağı ve oradan bugüne bütün geçmiş nasıl bir masalsa, yeni kuşaklar için bu kısa aralık öyle bir masaldır hala!

Öyle de olsa giderek bu aralık daralıyor ve bu masalın, yani bu uygarlığın, yani bu kültürel kompleksin hem içeriği hem de kabuğu, hem temeli hem de doğrultusu değişiyor. Günümüzde insanlığın çok yönlü krizlerin sarmalında genel bir ümitsizliğe kapılmasının nedeni de işte bu masalın, bu uygarlığın, bu kültürel kompleksin içerdiklerinin uzun bir yolculuktan sonra bile hala ruhumuzda dalgalar yaratmasından ve kulaklarımızda yankılanmasındandır.

Uygarlık masaldan tarihe dönüşüyor.

Masal hayatı anlamlandırmanın ilhamını ele geçirilmesi imkansız olan imgeler ve olağanüstü güçlerden almanın bir tasarımı olarak özgürlük yerine umudu koymayı yeğlemekle yetinirken, tarih olağanüstü bir gayretle özgürlük bilincinin umuda gerçek bir kılavuz olacağını gösteriyor. Gerçek ve safsatanın tarihsel bağları çözülüyor. Din yerine bilim, masal yerine tarih söz ve itibar sahibi oluyor. Ret ve inkar, teslimiyet ve özgürlük, statüko ve devrim diyalektikleri kültürel kompleksin bünyesinde sürekli bir çatışmanın koşullarını örmeye devam ediyor.

Bu çatışmanın kaynakları ve araçları kültürel kompleksin her dokusunda işlevlerini etkili biçimde yerine getirmeyi sürdürüyorlar. İnsanın biçimlenmiş bir sosyal kompleksin aynı biçime uygun bir bireysel formatı olduğu düşünüldüğünde, bu çatışmada üstünlüğün mutlak tarafının kim olacağını tahmin etmek henüz kolay değil. Kültürel kompleksin esnek diyalektikleri kadar, katı diyalektikleri de bu çatışmada eşit derecelerde sınırlayıcıdır. Esnek bağlar ilerleme olanağı sağlarken, katı ilişkiler değişime karşı tersinden bir dirençle karşılık veriyor. Bu koşullar içinde Kültürel bir varlık haline gelir gelmez, insanın çatışması, tarih boyunca hep kendisiyle olmuştur: Cain ve Abel, Kabil ve Habil (*).  

Kabil,  Habil’in kafasını taşla ezerek öldürmüştür: Masal incelendiğinde, onların yaşadığı dönemin kültürel kompleksi oldukça gelişmiş görünüyor. Tarım; bağ bahçe var, evcilleştirilmiş hayvanlar var ve bir Tanrıları var. Artık doğal değil, bin yılları aşan doğadan kopuş sürecindeki Kültürel bir yapı ve bu yapının ürettiği bireysel korkular, tutkular; giderek perçinleşen bir iktidar şekillenişi söz konusu. Bu toplumda ve burada Tanrı iktidarı temsil ederken, aktörlerin tutkularını dürten acımasız ilişkilerin psikolojik ve politik bağlamları da şiddetli bir çatışmanın zeminlerini olgunlaştırıyor. Çatışmanın bir etiği ve hukuku da böylece oluşmuş oluyor. Cain psikolojik ve politik tutkuları uğruna bu etik ve hukuk karşısında masalın müebbet kötü bir imajına, iflah olmaz bir Cani'sine, ebedi bir hükmün simgesine dönüşüyor. Masalda Cain ve Abel kardeş olarak tasarlanmış olsalar bile, bunun anlamı, aynı ana ve baba çocukları olduğunu değil, “kardeş” sıfatıyla ayrı iki insanın tasvir edildiğidir: İnsan artık doğal niteliğini ve özünü kaybetmiş, tutkuları uğruna elini kana bulayan kültürel bir fenomendir. Tarihçiler hala bu masalın temsil ettiği çelişkilerin etrafında dönerek uygarlık sürecinin acımasız yükselişinin öyküsünü kurgulamaya çalışıyorlar. Psikoloji cephesi, insanın doğal bir fenomenden kültürel bir fenomene dönüştükten sonra edindiği tutkuların o günden bu yana değişmediği yönünde hemfikirdir. Siyaset bilimi olan bitende herhangi bir mantıksızlık aramanın yersizliğine işaret edip duruyor. Bu duruma, bu kayıtsız gibi görünen yargılara bilimin içinden değil, karşıt kutuplardaki felsefeler içinden itirazlar yükseliyor hep!

“ Bir yerde bir yanlışlık var olmalıdır…”
“ İnsan doğası gereği kötüdür…”
“İnsan doğası kötü değildir; kötü olan insanın kültürel doğasıdır…”
“İnsan kötü olarak doğmaz; kötülük üreten onun koşullarıdır…”
“ İnsan ne kötü ne de iyidir; çünkü hayvan ne iyi ne de kötü olabilir…”
Karmaşık doğal yapısına ve aralıksız işleyen kültürel tasarımına rağmen, insan kusurlu bir fenomendir.
Ben felsefenin bu fenomenin değişik çehrelerinin anlaşılabilmesi için derinden iz sürmesinin büyük bir entelektüel ufka olan ihtiyacı giderebileceğinden ümitliyim. Bu planda felsefenin iz sürdüğü alanda insanı karmaşık bir fenomen olarak tartışma konusu yapan değişik ruhsal, sosyal ve politik niteliklerinin beslendiği zeminleri sorgulamaya girişmek, vardığımız noktada başlangıç için önemli bir adım olacaktır.  

(*) Cain ve Abel öyküsü çalışmamız açısından önemli verilerden biridir. Sonraki bölümlerde bu öykünün gelişmesinde rol oynayan etkenler ve aktörlerin tutumları konusunda kısa değerlendirmelere yer verilecektir. Öyküde konum ve eylemleri betimlenen Cain ve Abel ile ilgili geleneksel yaklaşımlara karşıt bir analiz bulacaksınız…
 

4 Şubat 2015 Çarşamba

YÖNETİM KOMPLEKSİ (*) / Ahmed Kaymak Çevirisiyle...

 




Andrés Ginestet 


Henüz insan yok; insan türü değiliz. İnsan, Complextiy1’de (**) açıkladığımız aşamadadır hala.  Complexity1’de tanımladığımız gibi sürecin bu bağlamında insan türü, insanlaşmanın karmaşık arayışları içinde. Şimdi hepimiz birlikte bu Complextiy1’in  insan tasarımına karşıt gelişmiş doğal tasarımın birimleriyiz.  Tıpkı biyolojik örgünün tek tek birimleri olarak gelişen bir bakteri gibi kendi içine kapalı, sınırlı ve ayrı tasarlanan bir yığından ibaretiz. İnsan türü, yüksek bir aşamada olmayı gerektiren kritik dengeye, bunun için gerekli bilinç ve duyarlılık-farkındalık düzeyine hala ulaşmış değil. Halihazırda bizler tıpkı büyükbaş canılar gibi bir et yığınıyız; bir yandan yaşamın kompleks yapılarına katlanırken, öte yandan aradaki farkı anlamanın tam da başlangıç noktasında bulunuyoruz. İnsanı bu noktada özgürleştirmeye, kurtarmaya başlıyoruz. Buradan yaşam bağlamının içindeki birimlerin bir olgusu olduğumuzu  ve  aynı bağlamın(comlexity)  bir ürünü olarak bunun anlamını kavrayan yetkinliği anlamaya başlıyoruz.

İnsan olacağız…
Biz insan olmaya yeni başlıyoruz.  

Parlak sözlerle yazılı bütün bu  insan niteliklerinin ve haklarının dayandırıldığı özellikler sahte ve boş bir gururu yansıtmaktan ibarettir. İnsan olmakla gurur duymak bile değildir bu. Sözdedir bu boş gurur, insanlık sözdedir..

Gururumuz, hala sözde bir kendini beğenmişlikten başka bir şey değil.

- Gelecekteki herhangi bir insan tasarımı yönetim kompleksini kapsar.

- Doğal tasarım, insanın değil, doğal kompleksin içerdiği kurallarla insanları yönetir.

- Buna göre biz hala insan olmadığımızdan büyükbaş hayvanlar gibi boğazlanıyoruz. İnsanın insanı olmak isteyenleriz.

 
Bu saptamalar çok sert gelebilir. Fakat yüzleşip katlandığımız acı karşılaştırıldığında, olan budur. Var olan maddi ve tinsel ilişkiler bağlamı(=complexity)’nı  yaraşır uygun bir yönetim bağlamına dönüştürdüğümüz gün insanlaşacağız ve insan için yıkım ve felaket yaratan  süreç ve ilişkileri durdurabileceğiz. Yönetim bağlamının hassas sınırlarına ulaşma ihtiyacını anladığımızı anlar anlamaz, bu öngörüler gerçekleşebilecektir.

Bunu mevcut politik anlayış ile yapmak imkanları çok fazla yoktur. Bu, sözü edilen kompleks anlaşılıp bu yönde uğraş verildiğinde;  zaman, mekan ve sıcak sözcüklerinde olduğu gibi insanlar yaşayan büyükbaş hayvanlardan farklı İnsanlar gibi yaşayabileceklerdir.
Halen keskin bir bıçağa doğru ve total bir felakete koşuyoruz. Bu durumu, sorumluluklarından başka doğal kapasiteleri, çıkar ve ayrıcalıkları önemsemeyen ortalama eğitim almış vatandaşlardan çok, politikacılara borçluyuz.(***) Politikacıları ve ilişkilerini bugünkü kompleks içinde izlemek güçtür.

Böylece hep şeffaflık ve açık denetim engeliyle karşılaşıyoruz. Bundan dolayı uygulamayı öngördüğümüz söz konusu gelecekteki yönetim bağlamı (complexity)’na ilişkin programımız politikacılara dayanmış olmayacak.

Dünya çapında yapılandıracağımız organizasyon, WWGCO (****); yönetim kompleksini global sahada yürütmek için erişkin 18 ve 25 yaş arası genç erkek ve kadınların eğitimlerini gerçekleştirmekten sorumlu bir buçuk, 1.5, milyon eğitimciyi kapsayacaktır.

Bu çalışma programının işleyişi tıpkı kamusal sivil görev ve askeri hizmetlerde olduğu gibi uygulamada süreklilik kazanacaktır. Çalışmalar bir görev, bir yetki, bir hak veya isteğe göre planladığında her hangi bir ayrım yapmaz. Bu amaçla dünya genelinde bu programın hemen hayata geçmesi için herhangi bir yol veya usul ayrımı da yapmaz.

 

(*) Bu bölüm Andreas Ginestet’in “ Violance And War/ Savaş ve Şiddet” başlıklı çalışmasından alınmıştır. Yazarın “Complexity” adı altında kavramlaştırdığı ilişkili diğer kategoriler bundan sonra yayınlayacağımız diğer bölümlerle daha iyi anlaşılacaklardır. Burada benim Complexity ile ilgili yazara katkım kavramdan anladığım ölçüdedir. Kısaca Complexity; kapsamı geniş bir yapı veya düzeni oluşturan uygulamalar ve bileşenlerin anlaşılması, kanıtlanması ve doğrulanması için var olan bileşenler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimleri, bu bileşenler arasındaki işbirliği biçim ve oranların ulaştığı farklı düzeylerin  tespit edilmesi önündeki güçlükleri içerir. Örneğin, elimiz bize bağlı ve onu düzenli olarak kullanırız. Bir organik bütün olarak algıladığımız elin nöronal ve fiziksel işleyişini sağlayan diğer hayati dokular arasındaki ilişki ve işbirliğini anlamak, elimizin fiziksel fonksyonunu  anladığımız kadar kolay değildir.Bunu anlamak için ihtiyaç duyulan başka araçlara başvururuz.  

(**) Yazar burada birinci durumu katı yapı- Rigid Structure, olarak niteliyor.İkinci duruma döngüsel yapı-Cyclic Structure,  terimini uygun görmekte.   

 (***) A. Ginestet’in ele aldığı konularla ilgili açıklamaları uzun detaylara dayanmıyor. Bir metin boyutunda olabilecek bir açıklamayı bir iki cümlede yoğunlaştırıp kısaca somutlamayı daha uygun gördüğü anlaşılıyor.Bu yüzden metnin çevirisi oldukça zor ve oldukça sorumluluk isteyen bir çalışma.

(****) WWGCO programına SOBAD olarak başvuru yapıp bu programda özellikle Kurdistan sahasında uygulamanın sorumluluğunu üstleneceğimizi yazılı olarak bildirmiş durumdayız.