26 Ocak 2015 Pazartesi

İnsan Üzerine ( VI )






 Ahmed Kaymak    
Önceki bölümde konunun temel unsuru olarak ele alınan insanı şekillendiren temel maddi faktörlerin başında kültürel kompleksin geldiği vurgulanmıştı. Kuşkusuz bu kompleksi oluşturan daha belirleyici iticilerden biri de, diğer canlılarda olduğu gibi biyolojik bir varlık olarak insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu besini sağlama zorunluluğudur. Her canlı, her organik mikro birim bu biyolojik zorunluluğa bağımlıdır. Öte yandan bu gerçek tek başına canlı varlığın doğada ayakta kalması ve yaşamı devam ettirmesi için yeterli değildir. Canlıların içinde yaşadığı ortamı kuşatan ve etkileyen fiziksel koşullar ve faktörler de yaşamın devam ettirilmesinde belirleyici rol oynarlar. Biyolojik ve fizyolojik faktörler bir canlının yaşamı ve türünün devamı için baş edilmesi gereken temel zorunluluklardır. Bu koşullar altında ve bu etkileyici fiziklerle karşı karşıya olan bir bakteri bunlarla baş edecek bir yetenek kazanmamışsa, yaşama şansı yoktur. Birçok gelişmiş canlı türü ve soyu evrim yoluyla değil, bu yeteneği geliştirmemiş olması nedeniyle tükenmiştir. Bugün doğada her an var olup kendileri için uygun yaşam ortamları bulamayan sayısız organik canlının şaşırtıcı bir hızla her an tükendiğini varsaymak; ayrıca var olan gelişmiş türlerin soylarının endişe verici oranda tükenme riskiyle karşı karşıya olduğunu görmek zor değildir. Yaşam alanları ve fiziksel koşullar değiştikçe canlının yeni koşullara uyum sağlamasına ve yaşamaya devam etmesine karar veren uzun bir evrim tarihine ve bu yöndeki çetin mücadeleye ihtiyaç vardır. Bu evrim tarihi kimilerini sonsuza dek gömerken, bu çetin mücadele de kimilerine sıra dışı bir üstünlük sağlar.

Biyolojik doğanın ve evrim tarihinin  bu iki temel katalizörü insanı mücadelede kullanabileceği sınırlı araçlara başvurmaya ve sınırlı olanakları kullanmaya zorlamıştır (homoekonomikus). İnsanın bu eğiliminin bir yeteneğe dönüşmesi ve giderek çeşitli tekniklerle perçinleşmiş olması, insana diğer hayvanlardan farklı bir nitelik kazandırdı: Onun organik ve biyolojik doğasına karşıt, doğal olmayan, Kültürel bir nitelik eklendi.

Bu çerçeve içinde doğal olmayan bu aktivitenin insanın doğal özelliklerini nasıl etkilediğine ve sonradan ona yine doğal olamayan ne tür başka devrimci nitelikler kazandırdığına ilişkin tartışmayı sürdürebilmek için bu kültürel kompleksin tarihini az çok somutlaştırmak önemlidir. Kültürel kompleksten önce insan bilinçli bir varlık değildir. Eldeki bulguların değerlendirilmesinden çıkan bugünkü bilimsel sonuçlara dayanarak söylersek Homoaffarensis evrim tarihinin bilinç oluşturan ilk insan türüdür. Kültürel süreç onunla başlıyor; doğaya, çevreye, ortamı ve koşulları paylaştığı kendinden üstün yırtıcılara karşı doğadan kopardığı araçlarla meydan okuyan ilk tür odur: Sopa, Taş ve ateş!

Sopanın itici gücü, taşın sertliği, ateşin yakıcı ve rahatlatıcı işlevleri insanın doğayla olan ilişkisinde o güne kadar olmayan yeni maddi, dar ve sınırlı sosyal ilişkiler örgüsüne yol açtı. İnsanda bu ilişkilerin bilinci (felsefe) yeşerdi. Bu işlevlere bağlı olarak oluşan bilinç insanı başı boş bir halden düzenli ve kalıcı sosyal gruplar oluşturmaya yöneltti: Kültürel alt yapının gelişip güçlenmesi için sosyal grubun fiziksel birliği taşın, sopanın ve ateşin fiziksel işlevleri kadar önemli (politik) bir ilerleme halkasıydı. Doğal duyu, sezgi ve yetenek aşılarak ilişkilere nüfuz eden kalıcı (psikolojik) duygu formları bireysel ve sosyal yaşama yayıldı. Bu sosyal ağın kültürel kutbunda kalıcı sevgi boylamı, geçici doğal cinsel çekime egemen oldu (homospritualitus). Bireysel ve sosyal aidiyet duygusu kapsam alanı ve ana hatları kalın çizgilerle belirlenmiş sorumluluk (etik) gibi bir ilke ile pekişti.

Kültürel kompleksin içini dolduran, onun gelişme ve genişleme sürecini hızlandıran  koşulların öznesi her şeye rağmen insandır. İnsanlık tarihini ve insanı kültürel temelin ürünü olarak değerlendirmek, kültürü insanüstü bir olgu  ve yetenek olarak değil, insanın bizzat ürünü olan bir olgu olarak değerlendirmektir.

Çevresini saran taşın karnındaki ateş, sopanın arada bir dürtmesiyle canlanıp yeniden alevlenmeye devam ederken, etrafındakilere verdiği huzur ve neşe kadar, insanın yaşama dair görüşünün belirsizliği de hep yeni  bir umuda işaret eden bir masala duyulan ihtiyacı karşılamaya gayret etmiştir!

Uygarlık, işte bu masalın bir ürünüdür.
Bu bölüme, tarihsel planda kültürel kompleksin ürettiği ilişkileri ve bu ilişkilerin yol açtığı devasa sonuçları olabildiğince özetleyerek sıkıştırmaya çalıştım. Bir sonraki bölümde hala ilgiyle dinlediğimiz bu kadim masalın ilişkilere, günlük bireysel tutum ve davranışları yönlendiren etkilerine, sosyal ve politik eğilimler üzerindeki yansımalarına özetle yer vereceğim..

24 Ocak 2015 Cumartesi

Kürd Ulusal Sorununun Çözümü Ulus-Devlettir*



   Mehmet Emin Aslan   

Bu metinin içeriği, ulusal kurtuluş hareketinin perspektifiyle sınırlıdır. Ulusal kurtuluş hareketinin içeriği de, ulus-devlet hedefinden dolayı, ulusal- demokratik devrim alanına ya da çerçevesine girer. Her ulusal hareket gibi, Kürd ulusal hareketinin de hedefi ulus-devlettir. Onun için ulus-devlet ya da modern devlet hakkında kısa bir açıklama yapmakta fayda vardır.
 
A-Modern Devlet
Modern devletin daha iyi anlaşılması için modern ve modern kavramın türevleri olan modernlik, modernizm kavramlarını kısaca izah etmek gerekir.
 
Modern bir sıfat oluşundan ötürü, ancak nitelediği şeyle bir anlam kazanabilmektedir.
 
Modern, tam şimdi, son zamanlar, çağ anlamına gelen Latince “modo” kökeninden üretilen modernus’tan gelmektedir.
 
Modern kavramı, içinde bulunulan dönemi çağrıştırmakla birlikte, eski bir toplum modelinden kopuşu ve belirli özeliklere sahip tarihsel bir süreci ifade etmektedir. Modern dünya, ilke olarak, eski dünyaya olan karşıtlığı ifade etmektedir. Örneğin Ortaçağ Roma Kilise’si de modern kavramını kullanmıştır ve hatta denilebilir ki, modernlik Hıristiyan Ortaçağı’nın bir icadı olup eski dünyanın karşıtlığını ifade eder. Modern dünya Hıristiyan, eski dünya ise pagandı. Eski dünya karanlığı, kötülüğü ve cehaleti temsil ederken, modern dünya, Tanrının oğlu İsa Mesih biçiminde insanlar arasında ortaya çıkmasıyla aydınlığı, iyiliği temsil etmektedir.
 
Modern kavramından modernlik ve modernizm terimleri üretilmiştir. Modernlik ve modernizm kavramların yerine çağcıl, çağcılık terimleri kullanılabilir. Bazı düşünürler, modernlik ve modernizm kavramlarına aynı, bazıları ise farklı anlamlar yüklemiştir.
Krishan Kumar, Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları adlı kitabında şunu söyler.
 
“Modernlik ve Modernizm kimileyin birbirinin yerine kullanılabilen, kimileyin farklı anlamlar verilen iki terimdir. Ben ikinci yolu izleyeceğim. Modernlik terimini modern dünyayı doğuran değişimlerin hepsini-düşünsel-toplumsal ve politik değişimler-kapsamlı bir şekilde tarif etmek üzere kullanıyorum. Modernizm ondokuzuncu yüzyılın sonunda batıda ortaya çıkan kültürel harekettir. (…) Bu ayrı anlamlarıyla bile bu iki terim birbiriyle kesinlikle bağlantılıdır ve bunların ayrı tutulması konusunda tamamen tutarlı olmak her zaman mümkün değildir. Bunun nedeni kısmen, bu terimlerin anlamları konusunda genel bir uzlaşının olmayışıdır. Ama yine de bu ayrımı muhafaza etmeye çalışmak yararlı olabilecek gibi görünüyor.”[1]
 
Ben ise, modernlik ve modernizm terimlerini birbirinin yerine kullanacağım.
 
1-Modern Devletin Doğuşu
Modern devlet, feodal düzenden kopuşu ifade etmektedir. Modern devlet, feodal düzenin siyasi, ekonomik, kültürel ve coğrafi parçalanmışlığını merkezileştirmekle tarih sahnesine çıkmıştır. Modern öncesindeki her tür devlet yapılanmasında, siyasi iktidar iki merkezlidir. Çünkü yasa yapma yetkisi yani egemenlik, toplum ötesi aşkın (tabiatüstü) bir güce ya da tanrısal iradeye aittir. Hükümdar sadece yasayı uygular. Siyasi iktidar, kral ile Papa (dinsel kurum) arasında ayrışmış olup, iki merkezliydi. Bu nedenle modern öncesinin devleti, egemen devlet değildir.
 
Modern devlet ise, yasa yapma ve uygulama yetkisini kendinde toplamış ve tek merkezlidir.
 
Modern devlet, egemen devlettir. En üstün iktidar anlamına gelen egemenlik, yasa yapma ve bozma yetkisidir.
 
Modern devletle egemenlik kavramı aynı tarihlerde doğmuştur. Egemenlik, modern-devletin özü olup, siyasal ve hukuksal yetkilerinin kaynağıdır. Modern devletin asli unsuru olan egemenlik kavramının doğuşu ve gelişim sürecinin anlaşılması, aynı zamanda modern devletin doğum ve gelişim sürecinin de anlaşılmasıdır. Bunun içindir ki egemenlik kavramının ortaya çıkışı ve gelişimini kısaca belirtmemiz gerekir.
 
XVI. yüzyılda, Batı Avrupa’nın bazı ülkelerinde mutlakıyetçi monarşi, feodal düzenin coğrafi, siyasi parçalanmışlığını sonlandırıp, siyasi iktidarı tek elde toplamıştır. Siyasal düşüncede yapılması gereken ise ortaya çıkan siyasal merkeze bir meşruiyet kaynağını sağlamaktır. İşte Jean Bodin (1530-1596), egemenlik kavramını siyasal düşünceye kazandırarak bu eksikliği gidermiştir. Bodin 1576’da yayımladığı Devlete Dair Altı Kitap adlı eserde egemenlik kavramını; mutlak, sürekli ve bölünmez otorite olarak tanımladı. Bu mutlaklık yalnızca devlet hakları alanındaydı ve bireyin özel haklarına tecavüz edemezdi. Bununla birlikte Bodin’de egemenlik, tam anlamıyla tanrısalsallıktan soyutlanamadığından ötürü, meşruiyeti eksik kalmıştır. Bunun için egemenliğin, tam anlamıyla tanrısallıktan kurtarılıp rasyonelleştirilmesi (akılcılaştırılması) gerekmekteydi.
 
İşte Thomas Hobbes (1588-1679), toplum sözleşmesi kuramı ile egemenlik ilkesini toplumla ilişkilendirerek bu eksikliği tamamlamıştır. Hobbes’un toplum sözleşmesi kuramına göre, devlet, rasyonel (ussal, akli) davranan bireylerin ürünüdür. Bireyler, çıkarlarının gereği olarak yani rasyonel hesap ile kendi aralarında sözleşme yaparak ve bu sözleşme yoluyla devleti kurarlar ve temsilcileri olarak yetkilendirirler. Bireyler yurttaş sıfatıyla devletin içinde yer alırlar ve kendilerini devletle özdeşleştirirler. Devlet, egemenlik yetkisini toplum sözleşmesi aracılığıyla halktan almıştır. Halk, kendi rızası ile tüm iradesini, temsilcisi olarak yetkilendirdikleri devlete teslim etmiştir. Artık halk egemenliğe sahip değil ve kullanma yetkisini de tamamen devlete devretmiştir. Hobbes yasa/uygulama yetkisini tek merkezde toplar ve bu tek siyasi merkezin meşruiyetini ve kaynağını da halkın rızasından üretir. Artık bu siyasi yapılanma modern devlettir.
 
Hobbes’un Leviathan (1651) adlı kitabında tasvir ettiği toplum sözleşmesi kuramının getirdiği yenilik, devleti laikleştirmedir. Hobbes, ilk olarak yasa yapma ve yok etme yetkisini yani egemenliğin kaynağını tanrısal iradeden kopartıp ve halka dayandırmıştır. Bundandır ki Hobbes laik modern devletin ilk kuramcısıdır. Zaten birçok siyaset felsefecisi de Hobbes’u modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlar. Örneğin: Pıerson da, “modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlanan Thomas Hobbes” olduğunu söyler.[2]
 
Batı Avrupa’da gelişen ekonomik/politiğin yanı sıra dünyayı sömürgeleştirmelerinin yaygınlaşması yoluyla, mutlakıyetçi monarşilerde, siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda büyük değişimler olur. Bu değişimlerle birlikte, güçlenen burjuva sınıfının özgürlük talepleri de artar. Burjuva sınıfı, siyasi iktidarın tüm yetkisini yalnızca kralın elinde toplayan mutlakıyetçi monarşiyi eleştirmeye başlarlar. Spinoza, Locke, Montesquieu ve Aydınlanma düşünürleri, mutlakıyetçi rejimi eleştireceklerdir.
 
Ancak eleştiricilerin hedefi, monarşiyi tasfiye etmek değildir. Hedefleri, mutlakıyetçi monarşi yerine meşruti monarşiyi getirmektir. Burjuva sınıfı, Hobbes’ta meşruluğun kaynağı olan, fakat iktidara ortak olmayan halkın iktidara ortak olmasını istemektedir. Aslında burjuva sınıfı, halk adına iktidarın bir ortağı olarak yasa yapma yetkisini talep etmektedir. Böylece bazı mekanizmalar aracılığıyla kralın yetkisinin sınırlandırılması ve denetim altına alınması istenmektedir.
 
Ancak tüm bu düşünürlerin ürettiği siyasi tezler, meşruti monarşinin çerçevesi içinde kalmaktadır. Örneğin İngiltere, 1680 Muhteşem Devrimi ile meşruti monarşiyi kuracaktır. Bu monarşi halen kendini sürdürmektedir
 
Teorik düzeyde kral-devlet çerçevesi dışına çıkan ve kral-devlet yerine ulus-devleti yerleştiren düşünür, Jean Jacques Rousseau (1712-1778) dur. Rousseau, 1762’de yayımladığı Toplum Sözleşmesi adlı eserde siyasal düşünceye, genel irade ya da ulus iradesi kavramını hediye etmiştir. Artık yasayı yapan ve yok eden genel iradedir, yani ulusun iradesidir. Genel irade ortak amacı ve çıkarı temsil eder. Genel iradenin oluşturduğu tek bir hukuk sistemiyle üyelerini yurttaşlara dönüştürerek, homojen bir hukuksal-siyasal yapıyı yani devleti yaratır. Rousseau, bireyleri yurttaş statüsüyle kamu ya da devlet alanında eşit duruma getirir.
 
Rousseau’nun bireyi, iki kimliği aynı anda taşır. Biri uyruk kimliği, diğeri yurttaş kimliğidir.
 
Bireyler, yurttaş kimliği ile toplumun ortak amacı ve çıkarı için yasalar yapar. Bireyler, uyruk kimliği ile yasalara itaat eder. Böylece bireyin yasaya itaat etmesi, kendine itaat etmesidir. Yani bireyin uyruk kimliği, yurttaş kimliğine itaat etmesidir. Dolayısıyla yurttaşların devlete itaat etmesi rızaya dayalıdır. Bundandır ki Rousseau’nun toplum sözleşmesi kuramındaki modern ya da ulus-devleti, tarihin bugüne kadar tanıdığı en meşru ve güçlü devlettir.
Emmanuel-Joseph Sieyés (1748-1836) de, 1779’da
 
Sieyés de Üçüncü Sınıf Nedir? Adlı eserde siyasal temsil kuramını siyaset felsefesine kazandırmak suretiyle, ulus-devleti daha da güçlendirmiştir. Artık yasa yapma ve bozma işlevini üstlenen kişiler, ulusun temsilcisi sıfatına sahiptirler. Devletin, ulusun temsil organı olan meclis aracılığıyla yasa yapma yetkisine sahip olması, meşruiyetini daha da güçlendirir ve tartışılmaz bir konuma getirir. Egemenlik yetkisi ulusa ait olmakla birlikte, temsil organı da egemenliği kullanma yetkisine sahiptir. Böylece siyasi iktidar, ulus adına yasa/uygulama işlevinin üstlendiğinin iddiasından hareketle, meşruluğunu güvence altına almış ve mutlak bir güçle donanmış olur.
 
Görüldüğü gibi, Hobbes’a göre, egemenlik devlet alanına aittir, ya da egemenliğin sahibi devlettir.
 
Rousseau ise, egemenliği devlet alanından çıkartıp, halkın ya da ulusun alanına yerleştirmiştir.  
 
Sieyés de siyasal temsil kuramı ile Hobbes ve Rousseau’nun tezlerini bir senteze ulaştırmıştır. Şöyle ki; egemenliğin kaynağı ulus iradesine, kullanma yetkisinin de ulusun temsil organına aittir. Böylece egemenlik, ulus-devlet ikileminin otoritesine dönüşür.
 
Ulus-devlet, Rousseau ve Sieyés’ın teorisinin doğrultusunda belirginleşir ve Fransız Devrimi ile uygulamaya geçer. Devrim döneminde açıklığa kavuştuğu gibi, ulus-devlet; insan haklarının, hukuksal eşitliğin, demokrasinin gelişmesine ve yerleşmesine imkân sağladığı gibi, despotik, totaliter iktidarların kurulmasına da uygun bir temel sağlar. Bu çelişkili durumun nedeni de iki temel toplumsal sınıf olarak burjuva ve işçi sınıfının ve diğer farklı kesimlerin taleplerini ve mücadelelerini ulus-devlet çerçevesi içinde gerçekleştirebileceklerine inanmaları ve buna yönelmeleridir. İşte tüm bu farklı kesimlerin taleplerinin ulus-devlet içinde karşılanacağına yönelik beklentilerinden dolayı ulus-devlet, yüzyıllar süresince Batı dünyasının ve ardından da dünyanın egemen siyasal birimine dönüşür.
 
Sonuç olarak, modern devlet ulus-devletle eş zamanlıdır. Modern öncesi devletlerde egemenliğin kaynağını tanrısal iradeden ve meşruiyetini de dinsel anlayıştan almaktadır. Modern devlet ise, egemenliğin ve meşruiyetinin kaynağını halktan alır. İşte modern devlet ile ulus-devletin eş zamanlı oluşunun nedeni de egemenliğin kaynağının halk olarak kabul edilmesinden gelir. Çünkü egemen olan halk, bir ulus kimliği çerçevesinde ortaya çıkmaktadır.
 
2-Modern Dünyanın Egemen Siyasi Sistemi, Ulus-Devlet Sistemidir.
İlk olarak Batı Avrupa’da ulus-devlet ve kapitalist üretim biçimi ortaya çıkar ve ulus-devlet gücünün sayesinde tüm dünyayı sömürge ve yarı sömürge durumuna getirmişlerdir. Böylelikle dünyaya, sömürge devlet formunu ve kapitalizmi taşımıştır. Sonradan bu sömürge devletler, birer ulus-devlete dönüşeceklerdir. Böylece ulus-devlet ve kapitalizm dünyanın egemen siyasi ve ekonomik sistemine dönüşmüştür. Modern dünyanın zihinsel ve kurumsal yapısı; kapitalizm ve ulus-devlet sistemin kesişmesi doğrultusunda biçimlenmiştir. Bundandır ki, dünyanın egemen üretim biçimi kapitalizm ve egemen siyasal yapılanması da ulus-devlet sistemidir. Modern dünyada siyasal toplum formu, ulus-devletlerdir. Ulus-devlet formu, artık dünyanın tek bir siyasi toplum sistemine dönüşmüştür.
Giddens bu durumu şöyle tanımlar: “Modern toplumlar, bir ulus-devlet sistemi içerisinde var olan ulus-devletlerdir.”[3]
Modern dünyada ulus-devlet biçiminden daha farklı bir siyasi toplum biçimine imkân tanınmamakta ve izin verilmemektedir. Smith bu durumu şöyle açıklıyor:
 
“Modern dünyada tek bir siyasi toplum türü tanınmakta ve onun varlığına izin verilmektedir. Bu “ulus devlet” dediğimiz türdür. Onları tanımak son derece kolaydır. Ulus devletlerin, sınırları, başkentleri, ulusal marşları, pasaportları, paraları, askeri geçit törenleri, ulusal müzeleri, büyükelçilikleri ve genellikle de Birleşmiş Milletler’de bir sandalyeleri vardır. Bu devletlerin aynı zamanda ulus devletin sınırları içinde tek hükümeti, tek bir eğitim düzeni, tek bir ekonomisi ve çalışma düzeni ile tüm yurttaşları için geçerli tek bir hukuksal haklar sistemi vardır.”[4]
 
Küreselleşme denilen şey de, modernliğin yani kapitalizmin ve ulus-devletin dünya çapında yaygınlaşmasıdır. İçinde yaşadığımız XXI. yüzyılda özellikle Asya ve Afrika kıtalarının toplumları, kendi modernliklerini yaşamaktadırlar. Modernlik; eşitsiz ve bileşik gelişim süreci olarak küreselleşmektedir. Modernlik; dünyanın yeniden paylaşım sürecinde hem zihinsel ve hem kurumsal olarak daha hızlı ve radikal bir biçimde küreselleşmektedir. Bu da birçok ulus-devletin siyasi kriz içine girmesine neden olmaktadır.
 
Çünkü aynı kültürü paylaşan ve homojen bir etnik topluma dayalı ulus- devlet sayısı, mevcut devletlerin yüzde 10’undan bile azdır. Ancak 1960’ların başına kadar gelişmiş ülkelerin rasyonel zihniyetine ve sosyal bilim dünyasına göre, her devlet bir ulusu temsil etiği varsayımından hareketle, ulusal ve dinsel kimliklerin, süreç içinde ulus-devlet kimliği içinde eriyeceğini varsaymaktaydı.
 
Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı sürecinde ve sonrasında birçok devlet ve özellikle totaliter devletler, coğrafyasında asimilasyon, kitlesel kovulmalar, kıyımlar, soykırımlar gibi gayriinsanî ve kirli siyasetler benimsenmiş ve uygulamaya geçirilmiştir.
 
Buna karşın ezilen uluslar, ulusal hakları için direnmiş ve mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Üstelik ulusal sorununu çözdüklerini varsayan Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çekoslovakya devletleri parçalanıp yerlerine 24 tane yeni devlet kurulmuştur.
 
Bu gelişmelerden dolayı Batı dünyasının siyaset zihniyetinde ve sosyal bilimin dünyasında, ezilenlerin devletleşme, eşitlik, özgürlük, demokratik haklara yönelik mücadelesini meşru görmeye başlamışlardır. Bu zihniyet değişiminin gereği olarak Avrupa topraklarındaki Bask, İrlanda, Hırvat, Katalan, Arnavut vb, milliyetçiliklerini meşru olarak kabullenmeye ve kimlik sorununun çözümüne yönelik arayışlara başladılar.
 
Batı dünyası, Avrupa coğrafyasındaki kadar olmasa da, diğer ezilen ulusların, etnik ve dinsel toplumların kimlik siyasetlerine daha esnek yaklaşmaktadır. Ancak küresel güçlerin ezilen-ulusların kurtuluş mücadelesine yaklaşımını belirleyen hegemonya mücadelesinin çıkarlarıdır. Bundandır ki, ezilen-ulusların kurtuluş mücadelesi ile hegemonya mücadelesi karşılıklı etkileşim içindedir.
 
Ezilen-ulus kurtuluş hareketinin tarihsel görevi; dünya üzerindeki hegemonya mücadelesini, ulusunun devletleşmesinin bir aracına dönüştürmektir.
 
B-Kürd Ulusal Sorunu, Bağımsız Birleşik Kürdistan’dır.
 
1-Kürd ulusu, uluslararası bir ezilen-ulustur.
Ulus; siyasallaşmış ya da egemen veya devletleşmiş bir toplumdur. Peki, Kürd toplumu egemen olmadığına göre, bir ulus mudur? Sorusu sorulabilir. Belli bir toprak parçasında yaşayan bir toplum, ortak hak ve görev anlayışı üzerinde devletleşme hedefi doğrultusunda, iradesini ve tercihini ortaya koyarsa, ulustur. Kürd toplumu, devletleşmek için defalarca iradesini ve tercihini ortaya koymuş ve bu tutumunu kararlı bir biçimde sürdürmüştür, sürdürmektedir.
 
Kürd ulusal hareketinin tarihinde, ulusal nitelikte birçok girişimi olmuştur. Bu hususta birkaç örnek vermekte fayda vardır. Şêx Abdulselam Barzani ve yoldaşları tarafından 1907’de oluşturulan ve uygulamaya geçirilen program; 1920’de Komünist Enternasyonal’in II. Kongresinin sömürgeler için alınan Sovyet kararının içini dolduracak niteliktedir. Ali Şêr ve yoldaşlarının önderliğinde kurulan ve 1917 sonu ile 1918 başlarında yaşayan Erzincan Şurası, Mîr Mahmut Berzencî ve yoldaşlarının önderliğinde 22 Mayıs 1919’da bağımsız Kürdistan krallığı ve Qazî Muhammed ve yoldaşlarının öndeliğinde Kürdistan Cumhuriyeti kurulmuştur.
Bunlardan dolayı Kürd toplumu bir ulustur. Ancak uluslararası ezilen bir ulustur. Kürd ulusu; siyasal, hukuksal, askeri, ekonomik, kültürel ve her yönden ezen ulus-devletlerin mutlak egemenliğindedir. Bugünün koşullarında Kürdistan güneyi, federe devlet statüsünde kısmi bir özerkliği ele geçirmiştir Bununla birlikte Kürd ulusu, dört parçada da ulusal hakları için, mücadelesini sürdürmektedir.
 
Kürd ulusu, dünyanın modern toplumların içinde bir modern toplum kimliğine kavuşması için, birliğini sağlaması gerekir. Kürd ulusunun birliğinin sağlamasının yolu da, Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürd ulusunun devletleşmesinden geçer. Dört Kürdistan ve dört Kürd ulusu yoktur, bir Kürdistan ve bir Kürd ulusu vardır. Kürd ulusunun devletleşmesinin kılavuzu da, ulusal-demokratik siyaset yani ulusalcılıktır.  
 
2-Ulusalcılık, ezilen-ulusun devletleşme siyaseti ve ideolojisidir.
Batı Avrupa’da ulusalcılık ya da milliyetçilik, yıkılmaya, erimeye doğru yüz tutmuş feodal toplumun dilini, deyişini, değerlerini kullanarak ulus-devlete dönüştürmenin siyaseti ve ideolojisi olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Ezilen-ulusların kurtuluş hareketlerinin ulusalcılığı ise, ezen ulus-devletine karşı kendi toplumunun dilini, deyişini, değerlerini harekete geçirerek, köleliğe karşı başkaldırının ve ulus-devletini kurmanın siyaseti ve ideolojisidir. Ulus-devlet hedefinden dolayı, ezilen-ulus ulusalcılığı, hem modern sürecin ürünüdür ve hem de geliştirenidir. Netice itibariyle dünyanın modern toplumlarından biri olmanın yolu, ulus-devlet olmaktan geçer. Onun için ezilen-ulusun ulusalcılığı meşrudur, ilericiliktir ve devrimciliktir. Buna karşın ezen-ulus ulusalcılığı, asimilasyonun, zorbalığın, soykırımın, vb. siyaseti ve ideolojisi oluşundan dolayı gericiliktir. Örneğin, Nazizm, Kemalizm, Baasizm ve İŞİD.
 
3-Kürd ulusal hareketinin acil görevi, ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyaset arasında ayrım çizgilerini çekmektir.                                                                            
Ezilen-ulusların devletleşmesi, ancak iki koşulun çakışmasıyla mümkündür. Birincisi, ulusal siyasal öznedir. Ulusal siyasal özne; ezilen- ulusun devletleşme hedefine olan sadakati ve aidiyeti; bölgesel, örgütsel, sınıfsal, dini gibi her türlü bağlılığının, çıkarlarının ve değerlerinin üstünde ve ötesinde olduğunun ifadesidir. Çünkü ulus-devlette, egemenliğin kaynağı, sahibi ve taşıyıcısı ulustur.
İkincisi de tarihsel andaki uluslararası güç dengesidir. Bu da genel olarak dünyanın paylaşım mücadele süreçlerinde oluşan bir koşuldur.
 
Birinci koşul; ezilen-ulusun milliyetçilerinin devrimcilerinin, komünistlerinin ulusal siyasal bilinçle, ulusal siyasal öznesini oluşturmasıyla gerçekleşir. İkinci koşul ise genellikle paylaşım mücadele süreçlerinde oluşur.
 
Yaşadığımız süreçte tam da bu olmaktadır.İçinden geçtiğimiz süreçte, dünya ekonomik kriz ile siyasi krizi birlikte yaşamaktadır. Dünyanın hegemonik güçleri olan gelişmiş ülkeler; ekonomik ve siyasi krizlerini çözme arayışı içindedirler. Bu arayıştan hareketle gelişmiş ülkeler, nüfuz alanlarını genişletme mücadelesine girmişlerdir. Nüfuz alanlarını genişletme hedefinden ötürü, gelişmiş ülkelerin kendi aralarında ticari gruplaşmaların oluşturmasına ve dünyanın yeniden paylaşılmasının mücadelesine girişmişlerdir. Bu paylaşım mücadelesinin kızıştığı alan Ortadoğu ve dolayısıyla Kürdistan coğrafyasıdır.
 
3. Paylaşım mücadelesinden dolayı uluslararası güç dengesi, istikrarsız ve belirsiz bir duruma dönüşmüştür. Bu da, uluslararası ilişkiler bakımından, bağımsız birleşik Kürdistan’ın kurulmasının olanaklarını yaratmıştır.
 
Ancak Kürdistan siyasi akımları, henüz Kürdistani siyasetin öznesine dönüşememiştir
 
Şimdi asıl sorun, Kürdistani siyasetin öznel öğesinin oluşturulmasıdır. Kürdistani siyasetin öznel öğesinin oluşmasının yolu da, ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyaseti arasındaki ayrım çizgilerinin çekilmesinden geçer. Yani ulusal siyaset ile ulusal-azınlık siyasetin arasındaki farkın açık ve net bir biçimde belirginleştirilmesi ve Kürdistanlılara taşınması gerekir. Onun için Kürdistan’daki ulusal-azınlık siyasetin bazı özelliklerinin belirtilmesinde fayda vardır:
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, ulusal sorunu, bir egemenlik sorunu olarak değil, kültürel ve demokratik bir sorun olarak ele alır ve ezen-ulus devletin demokratikleşmesi mücadelesine bağımlı kılar. Onun için diğer parçadaki Kürdistanlılar ile değil, ezen-ulus ile birlikte yaşamanın siyasetini halka taşır. Örneğin, Hewlêr ile değil, Ankara ile yaşamak gibi. Böylece ulusal-azınlık siyasetinin teorik-pratik faaliyeti, Kürd toplumunu kendi kimliğiyle değil, ezen ulus kimliğiyle bir modern topluma dönüşmesine yöneliktir. Yani Kürdistan kuzeyindeki Kürd toplumu, Türk ulusunun bir alt birimi olarak ve Türk ulus kimliğiyle modern dünyada yerini almasının siyasetini üretmektedir. Diğer parçalar için de aynı anlayış geçerlidir.
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, Kürd ulusal hareketini bir kurtuluş hareketinden ziyade bir özgürlük hareketi olarak tanımlar. Hâlbuki Kürd ulusal hareketi, bir özgürlük hareketi olmaktan ziyade bir ulusal kurtuluş hareketidir. Elbette ezilen ulusun kurtuluş mücadelesi devletleşme hedefiyle birlikte eşitlik, özgürlük ve demokratik hakların genişletme mücadelesini de içerir. Ayrıca eşitlik, özgürlük ve demokratik haklar ezilen-ulus statüsünde değil, ulus-devlet statüsünde uygulamaya geçirebilir.
-Kendini özgürlük hareketi olarak tanımlayan akımlar, siyasi kimliğini devrimci-demokrat, liberal-demokrat olarak tanımlarlar. Oysa ezilen-ulusun siyasi akımlarının kimliği, devrimci demokrat ya da liberal-demokrat değil, ulusal-demokrat, ulusal-devrimci olur. Kürdistan’da liberal-demokrat ya da devrimci- demokrat olarak kendini tanımlayan siyasi akımlar, ezen-ulus siyasi akımlarının izdüşümüdür.
 
-Ulusal-azınlık siyaseti, örgütünü öncü ve örgüt liderini de bir kılavuz ya da rêber olarak takdim eder. Liderini kılavuz olarak takdim etmek, lideri kutsamak olur ki, bu tutum, modern toplumlarda geçer akçe değil, ancak eşitsizliğin vazgeçilmez bir esas olduğu geleneksel toplumlar için geçerlidir. Örgüt lideri fedakâr, yetenekli, bilgili, uzak görüşlü gibi becerileri ile liderlik sıfatına laik olabilir. Ancak lider, siyasetin kılavuzu olamaz. Devletleşmeyi hedefleyen bir siyasetin kılavuzu; tanımlanan amaç ve bu amaca yürüyen temel ilkeler ile mücadele yöntemidir
 
-Ulusal-azınlık siyasetinin en önemli sloganlarından biri, halkların kardeşliği genel sloganından hareketle Kürdlerin; Türkler, Farslar ve Araplarla kardeş olduğudur. Bu anlayışa göre ezilen-ulus statüsünde olan Kürd ulusu ile ezen-ulus statüsünde olan Türk, Arap ve Fars ulusları kardeştir. Bu anlayış, Kürd toplumunu bir ulustan ziyade ezen-ulus devletlerin azınlıklarından biri görmektedir. Aynı şekilde Kürdistan bir ülke olmaktan ziyade ezen-ulus ülkelerinin coğrafyasının bir bölgesi olarak idrak etmekteler. Zaten ulusal-azınlık siyaseti Kürdistani bir siyaset değil, ezen-ulus devletleri olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin siyasetidir.
 
Oysa ezen-ulus ile ezilen-ulus kardeş değildirler. Biri egemen ve ezen, diğeri ezilen yani esaret altında olan toplumdur. Egemen toplum olan ile egemen olmayan toplum ya da ezen-ulus ile ezilen-ulus arasındaki ilişki, eşitlik değil, ezen/ezilen ilişkisidir. Kürd ulusu ile Türk, Arap, Fars ulusu arasındaki ilişki, eşitsizlik temeli üzerinde kurulmuş olup, dolayısıyla kardeş de değildirler. Ancak bağımsız birleşik Kürdistan’ın eşit, özgür vatandaşları için, halkların kardeşliği genel sloganın bir anlamı olur.
 
-Ulusal-demokratik siyaseti, bağımsız Kürdistan hedefi doğrultusunda siyasi akımlarının propaganda ve ajitasyonda serbestlik ve eylemde birlik zemininde ortak faaliyetlerinin örgütlenmesinin kararlı savunucusudur. Ortak faaliyetlerin örgütlenebilmesi de dört şartın ortak kabulüne bağlıdır.
 
1-Kürdistan halkının bağımsız birleşik Kürdistan mücadelesine katılması için siyasi faaliyet yürütmeleri.
2-Kürdistan’daki diğer ulusal ve dinsel azınlıklar üzerinde baskı kurma siyasetine karşı açık tavır almaları.
3-Diğer siyasi örgütlere karşı mücadelesini siyasi mücadele yöntemiyle sürdürmeleri, iftira, komplo ve şiddet gibi sekter yöntemine karşı açık tavır almaları.
4-Herhangi bir siyasi akımın örgütlenme, propaganda ve ajitasyon faaliyetlerine karşı olmamalarıdır.
 
Buna karşın ulusal-azınlık siyaseti, bir yandan ulusal cephenin kurulması için propaganda ve ajitasyon dozajını yükseltirken, diğer yandan ürettiği siyasetle dinamitlemektedir. Şöyle ki:
 
1-Kürdistan halkının öz-eylemi yerine, kendi eylemlerini ikame eder.
2-Kürdistan halkına bürokratik yöntemle buyruk verme hakkını kendisinde görür.
3-Kürd ulusal kurtuluş mücadelesinin çıkarını, örgüt çıkarına tabi tutar.
4-Kürd ulusal hareketi içindeki diğer siyasal akımlara karşı mücadelesinde bürokratik, ikameci ve sekter yöntemlere başvurur.
 
Bu siyasi tutumunu da, öncü örgüt olduğu iddiasına dayandırmaktadır.
 
Böylece ulusal-azınlık siyaseti; Kürd ulusun ortak çıkarının ve değerlerinin yerine kendi örgütünün çıkarını ve değerlerini ikame eder. Bundandır ki, ulusal azınlık siyaseti, Kürd ulusunun birliğinin önünde ciddi bir engeldir. (PKK’nin kendi parti bayrağını Kürd ulusunun sembolü olan ulusal bayrağın yerine ikame etmesi gibi)                                      
 
Netice olarak Kürdistani bir siyasetin amacı; nesnel durumda olan Kürd ulusunu öznel bir öğeye yani ulus-devlete dönüştürmektir. Çünkü egemenliğin taşıyıcısı, siyasal dayanışmanın temeli, bağlılığın, aidiyetin özne ve nesnesi ulustur.
Buna karşın ulusal-azınlık siyaseti, bilinçli olarak ulusal siyaseti belirsizleştirmeye ve istikrarsızlaştırmaya çalışır. Siyasi hedefi, belirsiz ve istikrarsız olan ulusal-azınlık siyaseti, Kürd ulusal hareketini ehlileştirmenin aracından başka bir şey değildir. Kürdistan’ın önde gelen ve müzminleşmiş ulusal-azınlık siyasi akımları, PKK ve YNK hareketidir.
 
Sonuç olarak
Kürd ve Kürdistan sorunu farklı siyasi nitelikli sorunlardır. Çözümü de farklı siyasi niteliklidir. Kürd sorunun çözümü; Kürdistan dışında İstanbul, Bağdat, Tahran, Şam, Berlin ve başka yerlerde yaşayan Kürdlerin demokratik ve kültürel haklarına sahip olmasıdır. Yani ulusal-azınlık haklarıdır. Bu hakları ele geçirme mücadelesi demokratik mücadelenin sorunudur.
 
Kürdistan sorunun çözümü; Kürd ulusunun kendi kaderini tayin etme yani Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kürdlerin devletleşme hakkıdır. Bu hakları ele geçirme mücadelesi, ulusal-demokratik mücadelenin sorunudur.
 
Onun için Kürd ulusal hareketi, demokratik mücadele ile ulusal-demokratik mücadeleyi birlikte içerir. Başka bir söylemle Kürd ulusal hareketi; ulusal-azınlık siyaseti ile ulusal-demokratik siyasetini birlikte içerir.
 
Buna karşın Kürd siyasi akımlarda egemen olan anlayış, ulusal-azınlık ya da parçacı siyasettir. Bu nedenledir ki, 1960’lardan bugüne Kürd ulusal hareketi, devrimci siyasetle reformist siyaset ya da ulusal-demokratik siyaset ile ulusal-azınlık ya da parçacı siyaseti arasında istikrarsız ve belirsiz bir konumdadır.
 
Kürdistan’ın, ulusal-azınlık ya da parçacı siyasetine değil, ulusal-demokratik bir siyasete ihtiyacı vardır. Çünkü ezilen ulus, ulusal siyasal bilinçten mahrum olmanın ürünüdür. Ezilen ulusun kurtuluşu ulusal siyasal bilinçle olur. Kürd ulusunun ulusal siyasal bilinçle donanması da, ulusal siyaset zemini üzerinde yükselen siyasal öznenin aracılığıyla olur. Zira Kürdistan’da başkaldırılar için ulusal siyaset zorunlu değildir ama bağımsız birleşik Kürdistan’ın kurulabilmesi için, Kürdistanlıları ulusal siyasal bilinçle donatacak siyasi öznenin varlığı zorunludur.
 
Bundandır ki, yaşadığımız süreçte Kürd ulusal hareketinin acil ihtiyacı; ulusal siyasetin öznel öğesinin sorununu çözmektir. Bunu başarmanın yolu da; ulusal-demokratik siyaset ile ulusal-azınlık siyasetin arasındaki ideolojik, siyasal, programsal ve örgütsel ayrım çizgilerinin çekilmesi ve bu ayrım çizgilerini, Kürdistanlılara taşımaktan geçer. Başarısı da buna bağlıdır.
 

[1] Krishan Kumar, Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Y. Nisan 2013. s. 88
[2] C. Pıerson, Modern Devlet, Chiviyazıları Y. 2008, s. 23  
[3] Anthony Giddens, Ulus Devlet Ve Şiddet, Kalkedon Y. 2008, s.8
[4] Aktaran C.Pıerson, Modern Devlet, s. 85

17 Ocak 2015 Cumartesi

Tanrı Konuşuyor (2)










      Kamile İNCE        


Din olgusu ile Tanrı olgusunun birbirinden farklı olduğunu karıştırdığımız çok oluyor. Dini, insanın gelişme düzeyinin belli bir aşamasında insanın kendisiyle, içinde yaşadığı sosyal grupla ve doğayla olan ilişkisini açıklayan belli bir bilgi sistemi olarak anlamak gerekir. Bu bilginin dayandığı olguların gerçek olup olmadığını bu sistemde tartışma ve sorgulama ihtiyacı duyulmaz. Daha da önemlisi, bu bilgi somut olgulara dayanmak zorunda da değildir. Esin ve sezginin ürettikleri, somut bilgiden daha yücedir ve bunlara atfedilen gizemli etkileri hissetmek, dinsel bilginin doğrulanması için yeterlidir. Buraya kadar dinsel bilgi sisteminin merkezinde Tanrı değil, insanların yaşamında belirleyici olan ihtiyaçlar vardır. Din bu ihtiyaçlardan biridir, bilgidir…Tanrı’nın bu bilgiye eklenmesi, esin ve sezginin olayları açıklamakta yetersiz kaldığı olağanüstü olayların ve felaketlerin arkasındaki nedeni sorgulamakla başlar. Tanrı imgesinin koyu gölgesinin dinsel sistemi kuşatıp onun merkezine oturması kolay olmamıştır. Tanrı tarihi incelendiğinde, insanların buna ne kadar uzun süre direndikleri kolay görülür. Dinsel inancın her zaman var olmuş olması ve Tanrı’nın bu inanç içinde her zaman farklı biçim ve imajlarla yer alması bu çelişkinin varlığındandır: Din ve Tanrı uyuşmazlığının daha işin başlangıcında anlaşıldığını ortaya koyan bir görünümdür bu.

Dinin dayandığı ve kendini izah ettiği bir dili her zaman olmuştur. İnsanların bunda bir çelişki bulmaları için çok fazla bir ihtiyaç da yoktu. Bu yüzden Dinin bir dile dayanması normal ve kaçınılmazdı. Din, insanın kendsiyle, içinde bulunduğu topluluk ve çevresiyle kurduğu ilişkiler sisteminin bilgisini paylaşmakta aracı olan gerçek dilsel bir karşılıktı. Yani Din konuşma kapasitesi olan aracı bir sosyal ve kültürel olguydu: İnsana yakındı, toplumsal ilişkilerin ve çalışmaların içindeydi, doğa ile toplum arasında güçlü, somut bir kültürel bağdı. İnsanlar, Tanrı’nın bu rolü bütün bütün üstlenmesinin; Din ve İnsan yerine mutlak ve sınırsız söz sahibi olup konuşmasının bir çelişki olduğunun hep farkında oldular. O yüzdendir ki Tanrı tarihi bu çelişkinin insanlar arasında yol açtığı kanlı çatışmaların bir tarihidir.

 

Mezopotamya’da birbirlerine rakip El, Ba-El, Eloh, İlah, Elah ve Allah silsilesi geçmiş ve bugünün aynı kökenli Tanrıları olarak insanın ruhsal ve inanç dünyasını tekellerine alan göksel güçlerdir.

Kendisine köle (kul) olmaları için insanlara boyun eğmeyi emreden, Musa’nın ve Muhammed’in gücü sonsuz, göklerden insanlara azap ve ateş yağdıran öfkeli Tanrısı…Konuşan, meydan okuyan , toplumları helak etmekle tehdit eden, ateşten savaş arabaları, rüzgarlardan hızlı atlıları olan bir Kumandan!

“- Ağzından Baal’ın adlarını sileceğim,öyle ki artık kimse Baal’ın adını ağzına almayacak..”  (Hosea: 2: 17)

“- Tanrının yasasını unuttuğun için bana rahiplik etmekten men ediyorum seni. Çocuklarını da hemen unutacağım…” (3:6)

“- İsrail’in inadı, düve inadı gibidir.” (3:16)

“ Ephraim putlara katıldı- onu kendi haline bırakın şimdilik. İçkileri bitip sarhoş olduklarında seks partilerine dalacaklar sonra…” (4:17-18)

 

“  Gibeah’ta borazanlara üfleyin, Ramah’ta trampetleri çalın, Beth-Aven’de alarm verin!... Ve dön de arkana bak Benjamin! Ceza günü gelip çattığında İsrail kabileleri arasında Ephraim izole edilecek…” (8-9 :4)

Sonraki bölümlerde ele alınan konuya göre yer yer bu türden ilginç pasajlara çokça yer verilecek. Bu yazımızda bu kadarına yer vermemiz, yukarda giriş yaptığımız konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz tamamlayıcı bilgilere olan ihtiyaçtandı. İsrail’in elini ayağını bağlayan, onu dayanılmaz tehditleriyle bunaltan Tanrı, İsrail kabilelerini ve önemli şahsiyetlerini, toplum liderlerini ve din adamlarını hep karşısına alan rakip bir tanrı görüntüsü veriyor konuşurken!

Buradan, İsrail halkının tarih boyunca neden bu kadar çile çektiğini ve başkalarının sürekli zulmüne bu kadar maruz kaldığını anlamak ve bunun üzerinde düşünmek ayrıca ilginç olacaktır.

13 Ocak 2015 Salı

İnsan Üzerine - V -


 
 
    Ahmed Kaymak      
Evrim çizgisine göre ele alındığında insan, biyolojik ve fizyolojik özellikleriyle birlikte, sosyal ve psikolojik* nitelikleriyle de bir hayvandır. Onun kendini hayvandan ayırma ve üstün görme çabası, başlangıçta var olan genel bir farkı ortaya koymaktan kaynaklanmıyor. Biyolojik evrimin etkisi altında doğal olarak değişen fizyoloji, doğanın sadece insan türüne bağışladığı bir ayrıcalık değildir. Evrimin bir tek türe özgü bir gelişme olduğunu düşünmek, bilimsel bir aklın iddiası değil, daha çok yaratılış efsanesinin uydurup sistematize etmeye çalıştığı dinsel açıklamaların bilinç kapsamındaki kavrayış biçiminin basit bir iddiasıdır. Çevrede açık gözle gördüğümüz bütün canlıların kazandıkları fizyolojik formların tarihi, insanlık evrimi kadar uzun bir geçmişin tarihidir. Buna etrafımızda gördüğümüz bitkiler; tükettiğimiz meyve ve sebzeler, dokunup kokladığımız bütün çiçekler dahildir. Evrim tek bir türe özgü bir gelişme değildir ve insanı diğer hayvan türlerinden ayıran da evrim değildir. Bu yönüyle evrimden insanın isteğine göre adil olmasını beklemek, haklı çıkmak için herhangi bir umuda kapılmayı gerektirmez.
İnsan türünü diğer gelişmiş hayvanlardan ayıran, onun sosyal özellikleri de değil. Doğada bilinçli bilinçsiz, güdümlü güdümsüz, az veya çok; hemen hemen bütün canlı türlerinde grup yaşamı, türün sürekliliği için temel nedenlerden biri olarak güvenli bir yoldur. Akrep bile yetiştirinceye kadar yavrularını rahatsız olmadan sırtında taşır. Karıncalar ve Arılar sosyal bakımdan çok sıkı işbirliği içinde yaşayan komüncü türlerdir. Kunduzlar, barınmak ve yaşamak için ilkel insandan daha mükemmel düzeyde ve yüksek bir teknikle evler yapar; kendilerine yaşam sahası açmak için barajlar inşa ederler. Çölde tek tek başı boş dolaşan sırtlanlar, aslanların önünden bir parça et koparmak için güç birliğine girerler. Yükseklerde süzülen akbabalar yerde bir leş gördüklerinde üzerine topluca abanmak için iletişimde bulunurlar. Kirpiler, soğuk havalarda donmamak için dikenlerini biribirine batırmayacak biçimde yan yana sokulup ısınmaya çalışırlar.  Martılar, penguenler, foklar ve deniz aslanları sürü halinde yan yana birlikte yaşarlar. Makakalar, Bonoobonlar ve Şempanzeler insandan çok az bir farkla bir “sosyal düzen içinde ve hiyerarşi halinde” farklı yaşam sahalarında topluluklar oluştururlar… vs.
Örnekler sayısızdır…
İnsanın sosyal bir tür olması, onu bu anlamda diğer türlerden farklı bir sınıfta değerlendirmeye ve ona daha üstün bir nitelik atfetmeye yeterli ve geçerli bir kanıt oluşturmuyor. Bu aynı zamanda insan türünün kendine ilişkin narsist görüşünü de kesin bir biçimde çürütüyor: İnsan, Tanrı’nın yeryüzündeki bir görünümü olarak evrende en güzel varlığı temsil ediyor. Daha başka dinsel bir çeşitleme ise şöyledir: ”İnsan Eşref-î Mahluqtür.”
İnsanın ikisi de olmadığı çok açıktır. Kendisini yanıltarak da olsa mutlu hissettirebilen tek varlık, insandır. Doğa ve çevrede, insandan başka, insanın bizzat estetik duygularını olağanüstü düzeyde kamçılayıp harekete geçiren;güzel olmaktan öte harika denilecek biçimlerde, yapılarda ve görünümlerde o kadar büyüleyici tür, o kadar etkileyici renk ve bir o kadar iç açıcı manzara var ki, insanın bütün bunlar karşısında çirkin ve soluk bir idol olarak kaldığını belirtmemek için ortada anlaşılmaz hiç bir neden yoktur. Gerçek dışsal güzellik karşısında, insana kendi yetersizliğini derinden hatırlatan bu kompleks doğal değildir.
Konuyu toparlarsak, insanın bir biyolojik, fizyolojik ve bir sosyal tür olması, onu diğer hayvan tür ve gruplarından farklı kılmıyor. Organik yapıtaşları, genetik mimarisi, doğayla ilişkisi ve konumuyla; insanı tek başına bu nitelikleriyle diğer türlerden ayıran ve üstün kılan doğal hiçbir nitelik yoktur. Onu farklı kılan ve doğada üstünlüğünü sağlayan temel ve evrensel faktör, kültürdür.
Kültür doğal olmayan kompleks bir bütündür; ve, terimin özlü anlamında kültür,  insanlık gelişmesinin her alanına yansıyan sonuçlarıyla uygarlığın bütün birikim ve kazanımlarını içinde barındıran dinamik ve aynı zamanda değişken bir komplekstir. Bu kompleks biyolojik evrimi belirlemez ama tarihsel ve toplumsal gelişmenin her bağlamını belirler:Yaratıcı insan emeğinin, entelektüel ve teknik kıvraklığın, sanat ve edebiyatın,  toplumsal ve ekonomik ilişkiler düzeninin; etik ve moral değerlerin; dahası entelektüel dar kafalılık ve önyargıların, sonsuz kötülük ve iyiliğin, dizginsiz tutku ve isteklerin, açgözlülük ve fedakarlığın, sevgi ve nefretin, özgürlük ve teslimiyet eğiliminin keskin diyalektiklerini üreten temel bir komplekstir Kültür…
Bundan sonraki bölümlerde doğal ve biyolojik faktörlerin insan yaşamı ve davranışları üzerindeki etkilerini de ihmal etmeden daha çok doğal ve kültürel faktörlerin etkisine açık olan insanın eğilimlerini ve davranışlarını psikolojik bağlamlar içinde tartışacağız. Bu bağlamlar bireyden topluma, gruplardan sınıflara kadar olan çok değişik insan reaksiyonlarını, çelişkilerini ve çatışmalarını birbirleriyle ilişkilendiren nedenleri bu çalışma akışında bize göstermekte önemli birer rol oynayacaklardır. İnsanı anlamanın ve sağlıklı bir çerçeve içinde tanımlamanın bir yolu da onun gösterdiği reaksiyonların ve ortaya koyduğu çelişkilerin sadece görünümlerini betimlemekle kalmayıp bu reaksiyon ve çelişkilerin dayandığı bünyede uyanan psikolojik elementleri de dikkatlice izleyip irdelemekten geçiyor.  Böyle bir metodoloji, inceleme ve araştırma konularını ören diğer bütün etik ve moral, bireysel ve toplumsal, ekonomik ve politik gibi, var olan temel ve yan bağlamlara da titizlikle uzanmayı zorunlu kılıyor. Bu açıdan sürdürülen tartışmanın zaman zaman değişik alanlara uzanıp oralardan örneklere başvurmasının, okuyucular ve tartışmayı izleyenler tarafından anlayışla karşılanacağını umuyorum.

·         Gelişmiş hayvanların tümünde psikolojik mekanizmaların olduğu genel bir kabul görmektedir. Yapılan çalışmalarda sinir sistemi gelişmiş her canlı, etkilere karşı az çok tutarlı bir tepki vermektedir. Doğal nörotik reflekslerse ilkel olduğu için deneyimlenmezler. Bu durumu psikolojik olmaktan daha çok doğal ve nöronal bir refleks olarak sınıflandırmak gerekir. Çalışmamızda ele aldığımız psikolojik kavramı doğal ve biyolojik reflekslerden ayrılıyor. İlkel insanın bugün anladığımız anlamda bir psikolojisi yoktu. İlkel psikoloji, doğal tonlarından tümden yoksun değilse de, bugün tamamiyle farklı bir temele dayanıyor. Bu temel kültürel komplekstir. Kullandığımız terim yanlış değilse, insan kültür üretmeden önce onun bir psikolojisi yoktu demek istiyorum. Doğal ve nöronal refleksleri, psikolojik kültürel kompleksten ayrı ve farklı ele alıyoruz.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Ahlak Allah'a Götürür Mü?






  Prof.Dr.Caner  Taslaman                  
Yıldız Tekn. Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğ. Üyesi


Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.

“Ahlak” diğer birçok din açısından olduğu gibi İslam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. Felsefe tarihi incelenirse, “ahlakın doğuştanlığı” iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: Bunlardan birincisi insanların “boş levha” (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. İkincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. Üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, Allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.

Doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?

Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci “empati”nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan “empati” gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.

Hamlin, Wynn, Bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.

Diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının “iyi” bazılarının “kötü” olduğu kuklalar seyrettirildi. Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; “iyi kuklaları” ödüllendirdikleri “kötü kuklaları” cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. Yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda “boş levha” zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Tesadüflerin eseri mi, Allah’ın planı mı?

Doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. Burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: Tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa Allah’ın planıyla mı oluştuğudur. Zira İslam gibi tektanrılı dinlerde, Allah’ın yaratışlarını, en çok “aracı-sebepler” vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: Allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. O zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- Allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. Nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından Wallace’ın, Neo-Darwinizm’in babalarından Dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki Collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.

Doğuştan ahlaki özelliklerimizin Allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.Ahlaki farkındalık; 2. Rasyonel temel

Ahlaki farkındalık

Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir “fedakar” davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun “ahlaki farkındalık” ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. Hayatını feda edecek şekilde “fedakar” bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın “farkında” olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun “farkındalıksız” uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi temel kavramların “farkındalığıyla” ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.

Kör-tesadüfi süreçler sonucunda, “ahlaki farkındalık” gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, Allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için -R. Swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. Sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu “ahlaki farkındalık” özelliğinin olması, Allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. “Neden insana has ve kompleks bir özellik olan ‘ahlaki farkındalık’ oluştu?” sorusu, Allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.

Ahlakın rasyonel temeli ve Allah

Burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: Birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. Ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. Fakat burada tartışılan sorun “ahlaklı olup olmama” değil, bu halin “rasyonel temelinin” olup olmamasıdır.

Ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar Ruse ve Wilson gibi, ahlakı bir “yanılsama” olarak görmek durumundadırlar. (Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar da Allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) Ahlakın en önemli özelliklerinden biri “bağlayıcılığı”dır. Ancak “öldürmeyeceksin” veya “çalmayacaksın” gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine “rasyonel temel” bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. Doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için “rasyonel temel” sunamaz. İnsanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.

Örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, “çalmayacaksın” ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -Allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir “rasyonel temel” bulunamaz. Bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun “rasyonel temeli” ateist dünya görüşüyle gösterilemez. Zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. Fakat insanın üstünde bir otorite olan Allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli “rasyonel temeli” sağlamaktadır. İnsanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne “rasyonel temel” bulamaz. Bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. Her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak “rasyonel temel” nedir?

Burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: Neden doğa, ancak Allah varsa “rasyonel temeli” olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? Doğal süreçleri Allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü Allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. Fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini “rasyonel” kılacak bir yönü yoktur.

Sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek “boş levhacı” yaklaşımları geçersiz kılmıştır. İnsanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan “ahlaki farkındalık” ve bu doğuştan özelliklerin ancak Allah varsa “rasyonel temel” bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin Allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklama olduğunu göstermektedir.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Tanrı Konuşuyor - I -


 

      Kamile İNCE          

 
Tanrı, Hosea’ya, “ Git, kendine eş olarak bir fahişe al..” *
Hosea, denileni yapar. Gider,  Deblaim’in kızı Gomer’i alır, evlenir; çocukları olur. İki erkek, bir kız: Jezreel, Lo-Ruhamah ve Ammi...

Tanrı bu çocuklara sahip çıkmaz:” Siz benim halkımdan değilsiniz, ben de sizin tanrınız değilim,” der ve ekler:” Artık İsrail’e merhamet etmeyeceğim.”

Tanrı, Gomer’in çocuklarından Jezreel'e, kardeşleri  Ammi ve Ruhamah’a  şu sözlerini aktarmasını ister:

“ -Annenizle birlikte yalvarın, yalvarın! - O benim karım, ben de onun kocası değilim- fahişeliğini silsin, uzaklaştırsın bu imajı üzerinden, zinayı kalbinden söksün, atsın… aksi taktirde anadan doğma  onu çırıl çıplak soyar, sonra bir hayvana yapıldığı gibi yönünü kurak topraklara çevirtip onu orada susuzluktan öldüreceğim.”

-“ [Gomer], eski aşklarıma döneceğim dediği için, çocuklarına da acımayacağım. Onlar bir fahişenin çocuklarıdır.  ”

Gomer’in ise hayatından memnun olmadığı anlaşılıyor. Tanrı’nın tehditlerine kayıtsızdır: Siz bana ne veriyorsunuz da hükmetmeye kalkışıyorsunuz?

Tanrı,

“ [Gomer], eski aşıklarının ona ekmek, yağ, yün, içecek verdiğini söylüyor. Ona gününü göstereceğim.  Onun yolunu dikenlerle öreceğim ki, giderken yolunu bulamasın. Ona her şeyi bol bol verenin BEN olduğumu,  BAAL’a sunduğu altın ve gümüşlerin benim olduğunu bilmiyor. Çıplaklığını örtsün diye verdiğim yün bile…”

Bu kısımda Gomer’in evliliği için teşvik edici olmaktan başka hiçbir iyilik yapmamış olan Tanrı’nın neyin bedelini ne olarak geri istediği anlaşılmıyor. Gomer’e, çocuklarına, İsrail’e, Ephraim’e, hemen herkese kızgın ve oldukça kırgındır.  Yapılan her hareketin gözünün önünde gerçekleştiğini söylerken, yapılanlar konusunda kendisine önceden neden bilgi verilmediği yolunda alıngan bir refleks gösteriyor. “Arpayı, yağı, yünü, üzümü, şarabı ben size verdim,”diyor. Karşılığında gereken ilgiyi görmeyen Tanrı'nın şimdi verdiklerinden ve yapıp ettiklerinden  pişman olduğu görülüyor. Kızıyor...Şantaja başvuruyor! Tehdit yaylarını gererek oklarını Gomer’e çeviriyor:

“- Şimdi aşıklarının gözleri önünde onun bütün ayıplarını bir bir ortaya dökeceğim; hiç kimse onu elimden kurtaramaz..”

Adım adım öfke ateşinin yüreğini alevlendirdiği Tanrı, oturduğu yerde, Gomer’le yüzleşmeden Gomer’in başına neler getireceğini sıralamaya devam ediyor:

“-Onun sevincini söndüreceğim, istediği kadar bunlar benim payım desin,;üzüm asmalarını, incir ağaçlarını kurutacağım..”

Bu kadarla yetinmez; Gomer’in bağ bahçelerini bozup kökünden sökerek vahşi hayvanların otlayacağı bir meraya dönüştüreceğini söyledikten sonra, Tanrı içini çekerek kendi kendine söylenir:

“- Şimdi eski aşıklarına dönüp beni unutsun bakalım, unutmak neymiş.”

“ Bana değil, bayramda Baal’e tütsü yakıyor. Onu o gün orada kendi elimle cezalandıracağım…”

Kendisine ihanet eden İsrail'e bol bol beddua ederek, onun için ayrıca olmadık kötülükler tasarlayan Tanrı,  bunları bir bir nasıl gerçekleştirip, onu diyar diyar dolaştıracağını söylerken, arada ve çok sık olarak sözü dolaştırıp durup Ephraim’e getiriyor. Ephraim'in  yaşam tarzı hakkında, söylediği şarkılar, yaşadığı aşklar, gezip geçtiği yerler hakkında içinde yanıp tutuşan bir kıskançlık ateşiyle  ver yansın ediyor...

Bir sonraki bölümde bu konuyla ilgili özeti vereceğim.

 
*NOT:Bu yazıda aktarılan konuşmalar ve araya sıkıştırılan kompozisyon paragrafları  için temel alınan kaynak,“Eski Ahit/Old Testament” Hosea kısmı.

30 Aralık 2014 Salı

Tanrı Parçacığı : Felsefi Bir Değerlendirme


Prof.Dr. Caner Taslaman
Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

                            ÖZET
Son yıllarda hiçbir bilimsel konu “Tanrı Parçacığı” (Higgs Bozonu) ve onla ilgili CERN’de yapılan deneyler kadar geniş halk kitlelerinin ilgisini çekmedi. Bu makalede, önce, bu parçacığın ne olduğu ve CERN’de neler olup bittiği kısaca tanıtılacaktır. Sonra bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiği şeklindeki hatalı yaklaşımlar düzeltilmeye çalışılacaktır. Ayrıca bu parçacıkla Tanrı’nın gizliliği arasında kurulabilecek analoji ele alınacaktır. İlaveten insan zihninin matematiği kullanarak evreni anlamasından nasıl felsefi çıkarımlar yapılabileceğine de değinilecektir. Son olarak, bu parçacığın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının çözülüp çözülmediği ve bilimin sınırlarının ne olduğu incelenecektir.

GİRİŞ

Çıplak gözle nüfuz edemediğimiz mikro dünya, ilk olarak 2500 yıl kadar önce, Antik Yunan Atomculuğu ile felsefenin gündemine gelmiştir. Antik Yunan’da “atom” bölünemeyen, en küçük birim demekti. Bu dönemin Atomcuları görünemeyen bu en küçük parçadan hareketle ontoloji oluşturuyorlar, değişimi ve değişimin arkasındaki değişmeyen özü açıklamaya çalışıyorlardı. Daha sonra İslam düşüncesi içinde yer alan Kelam Atomculuğu gibi yaklaşımlarla da mikro dünya felsefi ve teolojik yaklaşımların gündeminde olmaya devam etti. Newton, 17. yüzyılda, gazların genişlemesini, gazı oluşturan atomların boş uzaya yayılması olarak açıklarken bile mikro dünya deneysel ve gözlemsel bilimin konusu olamamıştı.

İlk olarak, 19. yüzyılda, John Dalton, kimyasal bileşikler üzerinde çalışarak, doğrudan atomu gözlemleyemese de deneysel ve gözlemsel verilerden hareketle bir atom teorisi oluşturdu. 1897’de Cambridge’te, John Thompson’un, atomun hareket halindeki parçacıklardan oluştuğunu keşfetmesi mikro dünya hakkındaki anlayışlarımız açısından önemli bir dönüm noktasıdır. “Atom”un, literal anlamına zıt bir şekilde bölünebileceği anlaşıldıktan sonra da “atom” ifadesi kullanılmaya devam etti. 20. yüzyılda, atom ve atom-altı parçacıkların, gelişmiş teknolojinin yardımıyla gözlemlendiği birçok deney ve gözlem yapılırken, atom, felsefe ve teolojiden çok bilimsel çalışmaların objesi oldu. Önce proton ve nötronların çekirdekte olduğu, elektronların etrafta döndüğü güneş sistemimize benzer bir atom resmi karşımıza çıktı.[1] Daha sonra proton ve nötronlar da yüksek teknoloji harikası parçacık hızlandıcılarda bölündü ve bunları oluşturan “kuark” denen daha temel parçacıkların varlığı öğrenildi.

Albert Einstein, Niels Bohr, Paul Dirac, Max Planck, Ernest Rutherford, Wolfgang Pauli ve Abdus Selam gibi birçok önemli fizikçinin değerli teorik çalışmaları, ayrıca parçacık hızlandırıcılarda çok yüksek teknoloji ve büyük maliyetlerle yapılan deneylerin birleşimiyle “standart model” denilen tablo elde edildi. Bu tablo, eş parçacıklar şeklinde gözüken kuark çiftlerinden (up ve down kuarklar gibi), eş parçacıklar şeklinde gözüken lepton çiftlerinden (elektron ve elektron nötrino gibi), ayrıca kuvvet taşıyıcısı olan bozonlardan oluşmaktadır. Bu tablodaki tüm bu unsurlar, mükemmel matematiksel açıklamayla beraber deneysel doğrulamayı beraber içermek erdemine sahiptirler.

Sadece bu haliyle standart model “Bahsedilen parçacıklar, birbirlerinden oldukça farklı kütlelerini nasıl kazandı” sorusuna cevap veremez. Bu konu üzerinde çalışan fizikçilerden biri olan Peter Higgs, 1964 yılında, temel parçacıkların, her yerde mevcut olan bir alan (“Higgs Alanı” olarak anılmaktadır) ile sürekli etkileşimleri sonucu kütle kazandıklarını açıklayan modelini ortaya koydu.[2] Bu alanın parçacık olarak gözlemlenmiş haline Higgs Bozonu, Higgs Parçacığı veya kısaca Higgs denmektedir; bu parçacığın sonradan popüler olan ismiyse “Tanrı Parçacığı”dır.

CERN’den yapılan açıklamalara göre Higgs’in teorik çalışmasından 48 yıl sonra, 2012 yılında, bu parçacığın varlığı (dolayısıyla Higgs Alanı’nın varlığı) deneysel olarak doğrulandı. Bu deney sürecinde ve sonrasında, bahsedilen parçacık popüler ismi olan “Tanrı Parçacığı” ile sıkça gündeme geldi ve bu parçacığın, Tanrı’nın varlığını gereksiz kıldığı veya Tanrı’nın varlığını ispatladığı gibi asılsız iddialarda bulunuldu. Sokrates’ten beri gelen felsefe geleneğinde, yanlış iddiaların yanlışlığının sergilenmesi felsefenin vazifelerden biri olarak gösterilmiştir. Bu geleneği takip ederek, bu iddiaların hatalarını göstermek, bu makaledeki başlıca hedeflerimizdendir. Bunlara ilaveten Tanrı’nın gizliliği ile Tanrı Parçacığı arasında kurulan analojiden bazı dersler çıkarıp çıkaramayacağımıza; ayrıca insan zihninin evreni anlamasındaki bu başarısından hangi felsefi sonuçları çıkarabileceğimize de değineceğiz. En son olarak, fizik ve fizik felsefesi ile bilim felsefesinde varlığı devam eden sorunlara ve biliminin sınırlarına dikkat çekerek makalemizi bitireceğiz. Tüm bunları yapmaya girişmeden önce Tanrı Parçacığı’nın ne olduğunu, önemini ve CERN’de yapılanları kısaca anlatmaya çalışacağız.

CERN’DEKİ DENEYLER VE “TANRI PARÇACIĞI”

Kütlesiz bir cisim birçoğumuz için o kadar düşünülemezdir ki, kütlenin nasıl kazanıldığı sorunu çok temel bir fiziksel gerçeklikle ilgili olmasına rağmen, herhalde birçoğumuzun aklından bile geçmemiştir. Nitekim 20. yüzyıldan önceki fiziğin birçok dev isminin de bu sorunu gündeme bile getirmemiş olmaları herhalde böylesi bir durumdan kaynaklanmaktadır. Kütle, harekete karşı dirençtir ve kütle olmasaydı; bütün her şey, kütlesiz fotonlar gibi ışık hızında savrulurdu, böylesi bir evrende ise ne yıldızlar ne dünyamız ne de biz var olabilirdik. Ancak 20. yüzyılda, parçacıkların nasıl kütle kazandığı ve bunla ilgili diğer sorular fizikçilerin önemli bir gündem maddesine dönüştü. Higgs, çalışmalarıyla, temel parçacıkların nasıl kütle kazandıkları ve bu konuyla ilgili birçok sorun için oldukça başarılı matematiksel bir model önerdi. Bu modelin başarılı uygulamaları modele güveni arttırdı. Örneğin Nobel Ödülü’nü kazandıkları ve Higgs Mekanizması’nı kullandıkları çalışmalarında Abdus Selam ve Steven Weinberg, evrendeki dört temel kuvvetten ikisini; elektromanyetik kuvvet ve zayıf nükleeer kuvveti birleştirmek (bu bileşik kuvvet “elektro-zayıf kuvvet” olarak anılır) gibi önemli bir başarıya imza attılar.[3]

Bilim tarihini incelediğimiz zaman, birçok önemli keşfin önce teorik olarak ortaya konduğunu daha sonra gözlemsel kanıtın elde edildiğini görmekteyiz. Kimi zaman, evrenin genişlemesinin anlaşılmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriden bağımsız olarak hareket eden bilim insanları gözlemi gerçekleştirirler: Edwin Hubble, evrenin genişlediğini gözlemlediğinde Georges Lemaitre ve Alexander Friedmann’ın teorik bulgularını bir çalışma çerçevesi olarak benimsememişti.[4] Kimi zaman, kozmik fon radyasyonun bulunmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriye bağımlı hareket eden bilim insanları araştırma yaparken, başkaları tesadüfen buluşu yaparlar, fakat ne bulduklarını anlamaları önceki teorinin yardımıyla mümkün olur: Robert Dicke ve arkadaşları, önceden George Gamow ve arkadaşlarının teorik olarak gerekliliğini ortaya koydukları kozmik fon radyasyonunu ararlarken; bu radyasyonu gözlemek ve Nobel Ödülü’nü almak, bahsedilen radyasyonu başka bir konuda çalışırken rastlantısal bir şekilde bulan Arno Penzias ve Robert Wilson’a nasip oldu (önceden bu radyasyon teorik olarak bilinmese, muhtemelen neyi bulduklarını anlayamayacaklardı).[5] Bazen deneysel gözlemsel süreç, tamamen önceden ortaya konan teorinin rehberliği doğrultusunda yürütülür ve teori deneysel olarak doğrulanır. Standart modeldeki birçok parçacığın keşfi, örneğin 1995’te “top kuark”ın keşfi, böylesi bir sürece örnektir.[6] Higgs Bozonu’nun keşfi de böylesi bir sürece örnektir. Zaten, bu Higgs Bozonu’na özel tasarlanan ve çok yüksek teknolojiyle pahalı deneysel şartları gerektiren süreç incelendiğinde, teoriden bağımsız ve rastlantısal bir süreçle bu parçacığın bulunmasının mümkün olmadığı görülecektir.

Higgs Alanı, evrenin her yerinde mevcut olan bir alanı ifade etmektedir; balıkların kendilerini yaşatan suyun farkında olmadan suda yüzdükleri gibi, biz de kütlemizin sebebi bu alanın farkında olmadan yaşamaktayız. Anlaşılmayı kolaylaştırmak kastıyla sıkça verilen örneklere benzer bir örnekle Higgs Alanı’nın ne olduğunu anlatmaya çalışalım: Belli bir alandaki kalabalığı Higgs Alanı gibi düşünebiliriz. Bu alandan çok ünlü bir şarkıcının, daha az ünlü bir şarkıcının ve hiç kimsenin tanımadığı bir kişinin geçmeye çalıştığını hayal edelim: Bu alandan geçerken çok ünlü şarkıcı, etrafına toplanan yoğun kalabalık sebebiyle en zor hareket eden kişi olacaktır (kütlenin harekete karşı direnç olduğunu hatırlayalım), daha az ünlü şarkıcı ilkinden daha az zorlansa da onun da hareketini etrafına toplananlar engelleyecektir, hiç kimseyle temas etmeyen son kişi ise ortamdan hiç hız kesmeden geçebilecektir. Benzer şekilde, fotonlar Higgs Alanı ile hiç etkileşime girmedikleri için mümkün olan en yüksek hız olan ışık hızında hareket ederler, top kuark ise bu etkileşimin sonucunda eşi bottom kuarkın 40 katına yakın kütleye sahip olmaktadır. Bazen ise bahsettiğimiz kalabalık, kendi içinde toplanıp sohbet etmek suretiyle bir yerde kümelenebilir; bu ise analojimizde Higgs Alanı’nın Higgs Parçacığı olarak gözlenmesine karşılık gelmektedir.

Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesini 48 yıl erteleten sebep, bu parçacığın bulunması için çok yüksek enerji değerlerine çıkılmasının gerekliliği oldu. Higgs Parçacığı’nın kütlesi, bir protonun kütlesinin yüz katından daha büyük olduğu için çok yüksek enerji değerlerine çıkılması gerekiyordu; bu değerlere çıkıldığında ise bu parçacık saniyenin çok küçük dilimlerinde görünüp hemen kayboluyordu. Bu ise çok yüksek teknoloji, çok geniş ve sofistike bir ekip çalışmasının yanında milyarlarca dolarla ifade edilen çok yüksek bir bütçeyi ve çok büyük bir parçacık hızlandırıcı makineyi de gerektiriyordu. İsviçre-Fransa sınırında, CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) inşa edilen, yüzlerce metre yer altında ve 17 mil uzunluktaki, insanlık tarihinin en büyük ve en pahalı makinesi olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi bir makine olmadan Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesi mümkün olamazdı.[7] Burada, binlerce mıknatıslı bir sistemin yardımıyla, çok yüksek hızlarda, saniyede yüz milyonlarca proton çarpıştırıldı ve çok özel tekniklerle bu çarpışmaların sonucu gözlendi (Higgs çok hızlı bir şekilde gözüküp kaybolduğu için ancak çok özel teknikler ve bıraktığı izlerle gözlemlenebildi). CMS ve Atlas adında iki grup birbirlerinden bağımsız olarak çalışmalarını yürüttü ve ikisi de 2012’de Higgs’i bulduklarını açıkladılar. Higgs aranırken, bu alanla-parçacıkla ilgili zaten yapılan felsefi ve teolojik tartışmalar, bu açıklamayla zirveye ulaştı.

“TANRI PARÇACIĞI” TANRININ VARLIĞI VEYA YOKLUĞU HAKKINDA BİR DELİL OLABİLİR Mİ?

Nobel Ödüllü fizikçilerden Leon Lederman, 1993’te ilk kez yayımlanan “God Particle (Tanrı Parçacığı)” kitabında, Higgs Bozonu’na “Tanrı Parçacığı” takma adını verdiğini söyledi. Bu parçacığın, fizik açısından çok önemli olmasına rağmen bir türlü deneysel olarak doğrulanmamasına dikkat çekerek ve çıkardığı dertler ile açtığı masraflar nedeniyle “Tanrı’nın Cezası Parçacık” ismini almayı da hak etmesine rağmen yayıncının bu ismi kabul etmeyeceğini söyleyerek, bu adı takma sebebini açıkladı.[8] Daha sonra bu isim medyada “Higgs Bozonu”nun önüne de geçerek çok popüler oldu. Higgs, parçacığın bu ismi almasından memnun olmadı ve dindarların rencide olabileceklerini söyleyerek bu ismi eleştirdi.[9] Diğer yandan birçok kişi, kendi ismini kısmen geri plana ittiği için bu isme karşı çıktığını düşündü. Kimilerine göre bu isimlendirme, bilimsel bu konunun müthiş ilgi çekmesini tetiklediği için hayırlı oldu; kimilerine göre birçok yanlış anlayışı tetiklediği için zararlı oldu. Fizikçiler bu ifadeyi kullandıklarında (aslında daha çok “Higgs” ifadesini kullanırlar) ancak metafor olarak kullanıyor olsalar da literal anlamda kullandıklarına dair yanlış zan oldukça yaygınlaştı. Sonuçta bu ismin verilmesi; bu parçacığın-alanın fizik açısından çok temel özelliklere sahip olması, şakacılık, marketing gibi birçok unsurla ilişkili olsa da -yayılan yanlış kanı sonucu zannedildiği gibi- Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat gibi bir iddiayla ilişkisi yoktur.

Bu isimlendirme dışında bu parçacığın bulunmasının Tanrı’nın varlığını ispatladığını veya Tanrı’yı gereksiz kıldığını söyleyen yorumlar da yanlış anlamaları çoğalttı. Bu parçacığın bulunuşunu Tanrı’nın ve Hıristiyanlığın lehinde bir durum olarak değerlendiren şu yorum bunlara bir örnektir:

Eğer ki bir Hıristiyan isen, Higgs Bozonu ile ilgili haberleri mutlulukla karşılıyorsundur, çünkü bu haberler, zaten şahsen deneyimlediğin gerçekliği tasdik ediyorlar: Bir Tanrı’nın var olduğunu ve Tanrı ile İsa Mesih’e inanmak suretiyle bir ilişki kurabileceğini.[10]

Bu parçacıkla-alanla kütle kazanmanın mekanizmasının evrendeki tasarımı gösterdiği gibi bir yaklaşımla, bu parçacığın bulunmasını tasarım delili açsından kullanmak isteyen teist düşünürler olabilir. Fakat evrendeki hassas ayarlar ile ilgili veriler zaten çok olduğu ve bu tartışma daha ziyade çok-evrenler teorileriyle evrenin tasarlandığı fikrine karşı çıkılıp çıkılmayacağı gibi hususlar üzerinden yapıldığı için bu parçacık bu yönüyle gündeme pek gelmemiştir.[11] Bu parçacığın “Tanrı’nın varlığını ispatladığı” söylendiği durumlarda ise yukarıdaki alıntıda olduğu gibi temelsiz, daha ziyade retoriksel yaklaşımlar sergilenmiştir.

Diğer yandan “Tanrı Parçacığı”nın bulunmasıyla standart modelin tamamlandığını ve Tanrı’nın varlığına ihtiyaç kalmadığını söyleyenler de oldu. Örneğin internette şöyle bir cümle yaygınlaştı: “4 Temmuz 2012 tarihi itibariyle, Tanrı tamamen gereksiz olmuştur.”[12] Öncelikle standart modelin evrenimizle ilgili tüm bilgiyi sunmadığını, örneğin yer çekimi kuvvetini bu modelin açıklayamadığını belirtmeliyiz (ilerleyen sayfalarda modern fiziğin eksikliklerini ve genelde bilimin sınırlarını ele alacağız). Fakat bu tip iddialarda asıl dikkat edilmesi gerekli temel yanlış, din felsefesi açısından önemli bir konu olduğunu düşündüğümüz ve yanlış spekülasyonların en önemli kaynaklarından olan “boşlukların tanrısı” (God of the gaps) yaklaşımlarıyla ilgilidir. “Boşlukların Tanrısı” yaklaşımlarını ileri sürenler, teistlerin Tanrı’nın varlığı konusundaki yegane dayanaklarının evren ve canlılar konusunda bilinmeyen hususlar olduğunu, bu bilinmeyen boşlukları Tanrı ile doldurduklarını, dolayısıyla boşluk kalmazsa Tanrı’ya gerek kalmayacağını düşünmektedirler. Gerçekten de bazı teistler, “Bak kalbin nasıl attığını bilmiyoruz, demek ki Tanrı kalbi yapmış” veya “Yıldızların ışığının nasıl üretildiğini bilmiyoruz, demek ki Tanrı yıldızları yapmış” gibi yaklaşımlar göstermişlerdir. Fakat Tanrı’nın varlığıyla ilgili argümanlar ileri süren günümüz teist felsefecilerinin ve teologların hemen hiçbiri “boşlukların Tanrısı” yaklaşımlarını benimsememektedirler. Günümüzde ileri sürülen kozmolojik delillerin veya tasarım delillerinin hepsi modern bilimin sunduğu verilere dayandırılmaktadır; evren konusundaki cehaletimize değil.[13]

Bu yüzden “Tanrı Parçacığı”nın bulunmasıyla bir boşluğun daha tamamlandığını, böylece Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu veya Tanrı’ya ihtiyacın azaldığını söyleyenler; çok sık tekrarlanan mantık hatalarından biri olan ve mantık literatüründe “korkuluk hatası” (straw man fallacy) olarak anılan hatayı işlemektedirler. “Korkuluk hatası”nı işleyenler, karşıt görüşün gerçek fikrini göz ardı etmekte, onun yerine karşıt görüşün kötü veya abartılı bir örneğine karşı -gerçek pozisyonmuş gibi- eleştirilerini yöneltmektedirler. “Boşlukların Tanrısı” yaklaşımlarını teizmin gerçek pozisyonu gibi gösterip “korkuluk hatasını” işleyenlerin içinde Stephen Hawking gibi ünlü bilim insanları da vardır.[14] Burada dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, fizikçilerin, her ifadelerinin fizikle ilgili olmadığıdır; fizikçiler kimi zaman evren veya madde üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyade akademik kimlikleriyle değerlendirenler, birçok zaman, bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırabilmektedirler.

“Tanrı Parçacığı”nın bulunmasıyla, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir durum oluşmadığını şuradan da anlayabiliriz: 1964’de bu parçacığın-alanın varlığı teorik olarak ileri sürülmüştür ve bu parçacık kadar popüler olmasalar da alternatif bazı kütle verici fiziksel mekanizmaların varlığı da ifade edilmiştir. Fakat bu tarihten önceki veya sonraki, teist ve ateist fizikçilerin, filozofların ve teologların tutumlarını incelediğimizde; bu parçacığın var mı yok mu olduğu hususunda, teistler bir tarafta, ateistler bir tarafta şeklinde bir bölünmeye rastlamıyoruz. Eğer ki bu parçacığın varlığı Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir delil niteliğinde olsaydı, böylesi bir bölünmeyi bekleyebilirdik. Nitekim evrenin başlangıcı olup olmadığı konusunda bilimsel veriler açığa çıkmadan önce; teistlerin evrenin başlangıcı olması gerektiğini, ateistlerin ise evrenin ezeli olduğunu söylediği böylesi bir bölünme gözlemlenmişti, böylece bu hususta -bazı istisnalara rağmen- belirgin bir bölünmeye rastlanmıştı.[15] Fakat “Tanrı Parçacığı” üzerinden böyle bir bölünmenin yaşanmaması, bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat eden bir delil olmadığının delillerinden biridir.

“TANRI PARÇACIĞI” VE TANRI’NIN GİZLİLİĞİ SORUNU ARASINDAKİ ANALOJİ

Din felsefesi açısından “Tanrı’nın gizliliği” (hiddenness of God) önemli bir başlıktır. Ateist felsefeciler, Tanrı varsa bunun neden apaçık olmadığını ve Tanrı’nın neden gizlendiğini gündeme getirerek teizme itirazlarda bulunmuşlar; teistler, Tanrı’nın varlığı için yeterli delil olduğu (kozmolojik delil, tasarım delili gibi) için tam olarak gizli olmadığı ve Tanrı’nın daha açık varlığını göstermesiyle insanların özgür iradeleriyle imtihanda olmalarıyla ilgili olgunun zedeleneceği gibi cevaplar vermişlerdir. Burada bu tartışmanın detaylarına girmeyeceğiz fakat bu meseleyle “Tanrı Parçacığı” arasında kurulabilecek bir analojiye dikkat çekeceğiz.

Teizme göre Tanrı, her an her yere hakimdir, varlığımız her an O’nun sayesinde devam etmektedir, diğer yandan insanların duyu organlarıyla algılayamayacakları şekilde duyu organlarımızdan gizlidir. “Tanrı Parçacığı” da evrenin her an her yerinde mevcuttur, şu anda varlığımızı mümkün kılan kütlemizin varlığı bu alan-parçacık sayesinde devam etmektedir, diğer yandan bu kadar temel bu parçacığın varlığı duyu organlarımızdan gizlidir. Bu analojiyi kullanan bir teist, “Bakın bu kadar temel ve her an varlığımızı borçlu olduğumuz fiziksel bir varlığı duyu organlarımızla algılayamamamıza rağmen varlığını modern bilim ispat etmiştir, demek ki Tanrı’nın her şeyden daha temel ve her an varlığımızı O’na borçlu olmamıza rağmen duyu organlarıyla O’nu algılayamamamızda mantıki bir çelişki yoktur” diyerek, Tanrı’nın varlığının gizliliği sorununa cevap verebilir.

Analojilerin sınırları hakkında felsefe literatüründe çok şey söylenmiştir; diğer yandan analojilerin birçok zaman ufuk açıcı boyutu olduğu da yadsınamaz, zaten analojilerin birçok alanda yaygın kullanılmasının sebebi de budur. Bu analoji de fonksiyonları abartılmamak şartıyla kullanılabilir. Fakat bu analoji, sadece savunmacı bir yaklaşımda kullanılabilir; açıklayıcı olamaz. Yani teizme “Tanrı’nın gizliliği” başlığıyla gelecek itirazlarda bir savunma aracı olarak veya savunmalara katkıda ifade edilip; bir şeyin apaçık algıdan gizli olmasının yokluğunu göstermediğini, Tanrı’nın gizliliğinden hareketle ateistik bir ontolojinin temellendirilemeyeceğini ifade ederken kullanılabilir. Fakat Tanrı’nın gizliliğinin sebebini açıklayan bir analoji olarak veya açıklayıcı yaklaşımlara katkı sağlayan bir analoji olarak değerlendirilemez.

EVRENİN RASYONEL YAPISI VE İNSAN ZİHNİNİN EVRENİ ANLAMASI

“Tanrı Parçacığı”nın bulunmasıyla insanoğlunun en büyük başarılarından birine imza atılmış oldu. Bu başarının ardında geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşını yapan ülkelerin bir araya gelmesi, soğuk savaştaki ideoloji merkezli iki kutuplu dünya sisteminde iki ayrı kutupta yer alan devletlerin beraber çalışmaları, milyarlarca doların farklı devletlerden gelen bütçeyle oluşturulması gibi uluslarararası ilişkiler hatta siyaset felsefesi açısından değerlendirilmesi ilginç olabilecek hususlar var. Burada, bunlara girmeden, çok daha temel olan ve bu keşfi mümkün kılan din felsefesi açısından önemli bulduğumuz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Standart modeldeki parçacıkların nasıl kütle kazandığı gibi fiziğin dev sorunlarına karşı Higgs, matematik temelli bir açıklama getirdi, bu açıklama sorunları çok başarılı şekilde çözerken, hepimizin içinde olduğu, algılamamamıza rağmen etkileşimde olduğumuz ve bize kütle veren bir alandan- parçacıktan bahsediyordu; CERN’de böylesi inanılmaz bir iddia doğrulandı. Bu parçacıkla beraber bir kez daha doğrulanan önemli hususlardan biri; bu başarıyı da mümkün kılan bir olgu olan, evrenin dilinin matematik olduğudur. Yani matematiği evrene yükleyenin zihnimiz olmadığı ama evrenin özüne içkin matematiksel yapısını evrenden zihnimizin okuyabildiğidir. Bu, Phythagoras, Platon ve Descartes gibi felsefecilerle Galile, Kepler, Newton ve Einstein gibi fizikçilerin öngördüğü, felsefi-bilimsel yaklaşımlarını (bilim felsefesinde “realizm” olarak da ifade edilen) bu apriori kabul üzerinde oluşturdukları bir temeldir.

Einstein, en anlaşılmaz hususun evrenin anlaşılması olduğunu, birçok kişinin dikkatinden kaçan bir husus olan insan zihninin evreni anlamasının önemini, bu olgunun dinsel duygularla ilişkisini, kendinin Tanrı’ya inancına Tanrı’nın üstün zihnini açığa çıkaran evrendeki rasyonel yapının yol açtığını birçok kez ifade etmiştir.[16] Eugene Wigner’in dediği gibi “Mucizevi bir şekilde matematiğin dilinin fizik yasalarını formüle etmeye uygun olması, bizim anlayamadığımız ve hak edecek bir şey yapmadığımız mükemmel bir hediyedir.”[17] Burada birbirleriyle ilişkili üç tane ayrı fenomene dikkat etmek gerekmektedir: Birincisi, evrenin matematiksel yasalara uygun rasyonel yapıda olmasıdır. İkincisi, insanın bilinç ve mantıksal kurallarla işlemek gibi özellikleri sayesinde rasyonel bir zihne sahip olmasıdır. Üçüncüsü, insan zihniyle evrenin uyumlu olması sayesinde evrenin anlaşılabilmesidir. Din felsefesi açısından bu hususlarla ilgili önemli iddia, teizmin savunduğu bilinçli bir Tanrı’nın varlığının, bahsedilen fenomenleri açıklamada ateist-natüralist ontolojiden daha başarılı olduğudur. Buna göre varlık ve zihin (ontik ve logik) arasındaki uyumun kökeninde; evrenin ve zihnin aynı Yaratıcı tarafından yaratılması ve bilinçli bir şekilde bu uyumun oluşturulması vardır. 20. yüzyılın en sofistike ateisti olarak gösterilmiş olan Antony Flew, doğanın matematiğe uygun rasyonel yapısı olmasını, ateizmi terk edip Tanrı’nın varlığına inanmaya başlamasının sebepleri arasında saymıştır.[18] John Polkinghorne, evrim teorisinin doğal seleksiyon mekanizmasının günlük hayattaki sorunlarla başa çıkacak bir zihin yapısı oluşturmasının beklenebileceğini, fakat mikro dünyadaki kuantum teorisinin ve genel izafiyetin kozmolojik sonuçlarını anlayabilecek bir zihin yapısında olmamızın yaşam mücadelesindeki uyum süreciyle açıklanamayacağını söylemektedir. Polkinghorne, bahsedilen fenomenleri açıklamada teizmin ateist-natüralist anlayıştan daha başarılı olduğunu ifade etmektedir: Teizmin, “anlaşılabilirlik” ile ilgili soruna verdiği cevapta olduğu gibi; eğer ki evren ve insanlar rasyonel bir Tanrı’nın yaratmasının neticesi olduğu kabul edilir ise, evrendeki düzen ve insan zihninin bu düzeni kavraması başarılı bir şekilde cevaplanabilmektedir. [19]

Evrenin rasyonel-matematiksel yapısı ve insan zihninin buna nüfuz edebilmesi konusunda Higgs Bozonu çok enteresan bir örnektir. Fakat bu çok geniş konuda bu parçacığa güzel bir örnek olabilmesinden fazla bir mana atfetmemek gerekir. Bu konu, Higgs Bozonu’nun açıkladığı değil, fakat hatırlattığı önemli bir felsefi konu olarak değerlendirilebilir.

“TANRI PARÇACIĞI”, FİZİĞİN KALAN SORUNLARI VE BİLİMİN SINIRLARI

CERN’de aranan “Tanrı Parçacığı”nın bulunmasını takip eden süreçte fiziğin en ciddi sorunlarının çözüldüğü, fiziğin evrenle ilgili en temel soruların hepsini cevaplayabileceği şeklinde yanlış bir kanıyı yaygınlaştıranlar oldu. Buna ilaveten Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadığı, çünkü evrenle ilgili bilgimizde bir eksiklik kalmadığı şeklinde görüşler ifade edildi. Daha önceki sayfalarda, evrenle ilgili artan bilgimizle Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacağı görüşünün bir “korkuluk hatası” olduğunu söyleyerek, bu tip iddiaları cevapladığımızdan bir daha bu konuya girmeyeceğiz. Fakat bahsedilen yaklaşımda iki ayrı hata vardır ki burada onlara dikkat çekmek istiyoruz. Bunlardan birincisi “Tanrı Parçacığı”nın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının halledildiği şeklindedir. İkincisi daha derin bir hata olan ve geçtiğimiz yüzyılda ciddi boyutta etkisi olan “bilimcilik”ten kaynaklanmaktadır; bu görüş hayatla ilgili temel soruların hepsini ancak bilimin cevaplayabileceği şeklindedir.

“Tanrı Parçacığı”nın CERN’de gözlemlenmesiyle standart modelin tamamen doğrulandığı söylenebilir, bu gerçekten de insanlık tarihinin çok önemli bir başarısıdır (bu parçacığı daha iyi anlama çabası ise devam etmektedir). Fakat her şeyden önce standart model yer çekiminin açıklamasını içermemekte ve modern fiziğin makrodaki en önemli teorisi olan izafiyet teorisi ile mikrodaki en önemli teorisi olan kuantum teorisini birleştirememektedir.[20] Bu sorun fiziğin olduğu kadar fizik felsefesinin ve bilim felsefesinin de en önemli sorunları arasındadır.[21] Modern bilimin kozmoloji modeline göre, evrendeki dört temel kuvvet, evrenin başlangıcında birbirlerinden ayırt edilemeyecek şekilde bitişikti, önce yer çekimi kuvveti; güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve elektro manyetik kuvvetten ayrılmıştır. Daha sonra kalan bu üç kuvvet birbirlerinden ayrılmıştır. Bütün bu ayrılmalar ise “Tanrı Parçacığı”nın kütleleri vermesinden önceki çok temel süreçlerdir. Sonuçta bu parçacıkla ilgili bulgular, bu parçacıktan önceki temel süreçler hakkındaki önemli soruları cevaplayamamaktadır. Ayrıca kara madde ve kara enerjinin gerçekte ne olduğu gibi birçok önemli sorun da bu parçacığın bulunmasıyla halledilmiş olmamaktadır.[22] Sonuçta bu parçacık bulunduktan sonra da fiziğin ve bunla ilgili olarak bilim felsefesi ve fizik felsefesinin birçok önemli sorunu hala cevaplanmayı beklemektedir.

Fakat bir an için bahsedilen fizikteki soruların da cevaplandığını; izafiyet teorisiyle kuantum teorisini birleştirmenin mümkün olduğunu, standart modelin yer çekimini kapsayacak şekilde geliştirildiğini, kara madde ve kara enerjiyle ilgili tam açıklamalara sahip olduğumuzu vb. düşünelim. Buradaki önemli soru şudur: Fiziğin bu en temel sorunları çözümlendiğinde evrenle ve hayatla ilgili temel sorunlarımız cevaplanmış olacak mıdır? Naif bilimcinin olumlu cevap vereceği bu sorudaki bizim cevabımız olumsuzdur. Dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, bilimin doğa yasalarının neler olduğu, bu doğal yasalarının neye sebep olduğu hakkında bize bilgi verdiği fakat “Niçin bu doğa yasalarının var olduğu” konusunun bile bilimin sınırları dışında bir konu olduğudur. Bahsedilen tüm bu başarılar gerçekleştirilmiş olsa bile Leibniz’in ünlü sorusu olan “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var”,[23] ayrıca buna ilave edebileceğimiz “Neden kaos yerine doğa yasaları var” veya “Neden doğa yasaları, evrende gözlenen tasarımları ve tüm çeşitliliği ile canlıların oluşumunu olanaklı kılacak şekildedir” tipindeki sorular cevaplanmış olmaz.[24]Bu tip soruları cevaplamaya kalktığımızda felsefe ve teoloji alanlarına geçmiş oluruz. Felsefe ve teoloji bu soruları cevaplarken, bilimin sunduğu verilerden faydalanabilir (doğal felsefe ve doğal teolojide olduğu gibi), fakat bu durumda bile bu soruların cevabı felsefe ve teoloji gibi alanlara geçilerek verilmektedir. Ayrıca genelde bilimin ve fiziğin metodunun ne olması gerektiği tipindeki sorunlar bile felsefenin alanındadır. “Bilimin metodu deney ve gözlemdir” şeklindeki bir cümle bile deneyin ve gözlemin konusu olamamaktadır. Çok ünlü bazı fizikçiler bile fiziğin sınırları ve bu temel sorulara felsefenin alanına geçmeden cevap verilemeyeceğinden habersiz gibidirler. Örneğin Stephen Hawking’in şu sözleri, eleştirdiğimiz zihniyetin bir örneğini ortaya koymaktadır:

(Bahsettiklerimize benzer sorular için) Geleneksel olarak bunlar felsefeye ait sorulardır ama felsefe ölüdür. Felsefe, bilimdeki özellikle fizikteki çağdaş gelişmelere ayak uyduramamıştır. Bilgi arayışımızdaki keşiflerin meşalesi artık bilim insanlarının elindedir.[25]

Hawking, bunları söyleyerek, çağdaş bilim felsefecilerinin ve fizik felsefecilerinin fizikteki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettikleri ve fizikteki gelişmelere paralel ne kadar çok yayın yaptıklarından habersiz gibidir. Daha da ilginci, alıntı yaptığımız kitabının birçok yerinde “modele dayalı gerçekçilik” gibi bilim felsefesinin önemli konularına girmektedir ama felsefi iddialarla dolu kitabının başlangıcında “felsefe ölüdür” diye giriş yapmıştır. Burada, bir kez daha, fizikçilerin, fizikteki konularla ilgili olanlar dahil, her açıklamalarının bilimsel olmadığını; birçok zaman felsefe ve teoloji alanlarına geçiş yaptıklarını ama bu açıklamalarını bilimsel bir açıklama gibi sunduklarıyla ilgili hususa dikkat çekmek istiyoruz.

Fiziğin üzerine konuşunca bile fiziğin-bilimin sınırları aşılmasının yanında anlamla, ahlakla, aksiyolojiyle ilgili tüm sorunlar da –ki bunların birçoğu evren ve yaşam açısından çok önemli sorunlarla ilişkilidir- özelde fiziğin ve genelde bilimin sınırlarının ötesinde felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilgilidir: “Bu evrenin anlamı nedir”, “Hayatın anlamı nedir”, “İyi ve kötünün rasyonel temeli nedir” veya “Güzel kavramı izafi midir” gibi soruların cevabı bilimin sınırlarını aşmaktadır. Bu yüzden ne “Tanrı Parçacığı”nın bulunması ne de başka fiziksel bir başarı; bu sorulara ne cevap sağlayabilir ne de bu sorunları gündemden kaldırabilir. Bu sorunlar, bilimin çözmeye çalıştığı sorunların sınırlarının ötesindedir. Bilim felsefesinin yaklaşımlarıyla bilimin sınırları belirlenmek suretiyle, bilimciliğin düştüğü dikkat çekilen hatalardan sakınılmasının önemli bir husus olduğu kanaatindeyiz.

SONUÇ

CERN’deki dünyanın en büyük makinesiyle ve tarihin bir deneye ayrılan en büyük bütçesiyle “Tanrı Parçacığı” olarak da anılan Higgs Alanı-Parçacığı’nın bulunmasıyla, bilim tarihindeki en önemli keşiflerden biri gerçekleştirilmiş oldu. Bu alan-parçacığın aranması sürecinde bu alan-parçacıkla ilgili birçok felsefi ve teolojik iddia seslendirildi. Sokrates’ten beri gelen gelenekte yanlış görüşlerin düzeltilmesi de felsefenin vazifelerinden biri olduğu için, ayrıca bu kadar önemli bir gelişmenin felsefeyle ilgili hangi hususları gündeme getirebileceğini belirlemek önemli bir felsefi uğraş olduğu için; bu makalede fiziğin bu çok önemli gelişmesi felsefi bir değerlendirmeye tabi tutuldu. Öncelikle bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiğini söyleyen yaklaşımların hatalı olduğu gösterilmeye çalışıldı. Bu parçacığın varlığının tahmin edildiği 1964 yılından sonra teist ve ateist felsefecilerin bu parçacığın varlığı veya yokluğu üzerinden bölünmemiş olması gibi hususlarla bu yaklaşımımızı destekledik. Ayrıca bu parçacığın bulunmasıyla veya fizikteki herhangi bir gelişmeyle Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlerin, en sık işlenen mantık hatalarından biri olan “korkuluk hatası”nı işlediklerini; çağdaş din felsefecileri ve teologlarının hemen hiçbirinin, evren hakkındaki bilgisizliğimizden Tanrı’ya yükselme gayretini ifade eden “boşlukların Tanrısı” argümanlarını kullanmadıklarını belirttik.

Ayrıca din felsefesi açısından önemli bazı konularda, bu parçacığın bulunmasının önemli bir analoji kaynağı ve örnek olabileceğine değinildi. Bu parçacığın tüm evrene yaygın olması ve tüm kütleli varlıklara kütlesini vermesine rağmen gizliliği, din felsefesi açısından önemli bir başlık olan Tanrı’nın gizliliği konusunda bir analoji kaynağı olabilir. Fakat böyle bir analojinin, ateizmden gelen itirazlara karşı savunmacı bir yaklaşımda kullanılabileceğine, diğer yandan Tanrı’nın gizliliğinin sebeplerini açıklayan bir analoji olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat edilmelidir.

Bilim felsefesi, zihin felsefesi ve din felsefesi gibi alanlar açısından önemli bir husus insan zihninin evreni anlama becerisidir. Hem evrenin matematik yasalarla açıklanabilir olması, hem insan zihninin rasyonel yapısı, hem de evren-zihin arası mevcut uyumun birleşmesi bunu mümkün kılmaktadır. Kendilerine bu hususta katıldığımız, önemli bazı fizikçiler felsefeciler, bu uyumun, evren ve zihni aşkın bir Tanrı tarafından oluşturulmuş olmasının en iyi açıklama olduğunu ifade etmişlerdir. Standart modeldeki sorunların, çok başarılı matematiksel bir yapıyla açıklanması olanağını sunan bu parçacığın, önce insan zihninin evrenin rasyonel yapısını matematik aracılığıyla kavraması sonucu ortaya konması, sonra zor ve pahalı bir süreçle bulunması; insan zihninin evreni anlama becerisi, evrenin rasyonaliteye uygunluğu ve dilinin matematik olduğu konusunda verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Çok geniş bir konu olan bu hususta Higgs Bozonu’nun varlığını ortaya koyma ve bulmayla ilgili süreç çarpıcı bir örnek vazifesi görebilir.

Bu parçacığın bulunmasıyla “fiziğin tüm sorunlarının çözüldüğü” veya “bilimin tüm sorunları çözeceği” şeklinde dile getirilen yaklaşımların hatalı olduğuna da dikkat çektik. Öncelikle bu parçacığın bulunmasıyla standart model tamamlanmış olsa da standart model yer çekimini açıklayamamaktadır, fiziğin en önemli iki teorisi olan izafiyet teorisi ve kuantum teorisi arasındaki uyumsuzluk gibi fizik ve felsefe açısından çözülmesi çok hayati sorunlar hala çözümsüzdür. Ayrıca doğa yasalarının neden var olduğu, bilimin metodu gibi bilimle ilgili konular; ayrıca ahlakla, estetikle, anlamla ilgili konular, bilimin alanı dışındaki felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilişkilidir. Sonuçta “Tanrı Parçacığı”nı bulmak insan zihninin ve modern bilimin en büyük başarılarından biridir; fakat bu başarıyla, fiziğin ve bilimin epistemolojik sınırlarını olduğundan daha geniş gösterme yanlışına düşülmemelidir.

KAYNAKÇA

Abe, F. ve diğerleri (CDF Collaboration), “Observation of Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab”, Physical Review Letters, 74 (14), 1995.

Alpher, Ralph A. ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001.

Barbour, Ian G., When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000.

Collins, Robin, “The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis”, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.

d’Espagnat, Bernard, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995.

Einstein, Albert, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973.

Filkin, David, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998.

Flew, Antony, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007.

Gell-Mann, Murray, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.

Hawking, Stephen ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.

Higgs, Peter, “Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields”, Physics Letters, No: 12, 1964.

Higgs, Peter, “Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons”, Physical Review Letters, No: 13, 1964.

Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000.

Lederman, Leon ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006.

Leibniz, G.W., “The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,” Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951.

Lykken, Joseph, “Beyond the Standard Model”, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010.

Polkinghorne, John, Science and Theology, SPCK, Londra 2003.

Sample, Ian,“Anything But The God Particle”, The Guardian, 29 Mayıs 2009, http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc

Swinburne, Richard, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.

Taslaman, Caner, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012.

Weinberg, Steven, “A Model of Leptons”, Physical Review Letters, 19, 1967.

Wigner, Eugene, “The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences”, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.

[1]Kuantum teorisiyle tüm bu parçacıkların aynı zamanda dalga da olduklarının ifade edilmesini anlamaktaki zorluklardan kaynaklanan bilimsel ve felsefi kriz, hala aşılamamıştır ve bilim ile felsefenin gündeminde durmaktadır. Kuantum teorisiyle ilgili bilimsel ve felsefi sorunlar için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Bernard d’Espagnat, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995; Murray Gell-Mann, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.

[2]Peter Higgs, “Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields”, Physics Letters, No: 12, 1964, s. 132-133; Peter Higgs, “Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons”, Physical Review Letters, No: 13, 1964, s. 508-509.

[3]Steven Weinberg, “A Model of Leptons”, Physical Review Letters, 19, 1967, s. 1264–1266.

[4]Ralph A. Alpher ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001, s. 17-19.

[5]David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 101-104.

[6]F. Abe ve diğerleri (CDF Collaboration), “Observation of Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab”, Physical Review Letters, 74 (14), 1995, s. 2626–2631.

[7]CERN’ün resmi internet sitesi: www.cern.ch

[8]Leon Lederman ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006, s. 22.

[9]Ian Sample, “Anything But The God Particle”, The Guardian, 29 Mayıs 2009, http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc


[10]“Will The Recently Found Higgs Boson (God Particle) Bring Atheists and Agnostics To Believe In God?”, 5 Temmuz 2012, http://notashamedofthegospel.com/apologetics/god-particle/

[11]Çok-evrenlerle ilgili bakınız: Robin Collins, “The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis”, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.

[12]“The God Particle Makes God Unnecessary”, 6 Temmuz 2012, http://www.zimbio.com/CERN+Hadron+Collider/articles/B66z_EfQyHY/God+Particle+Makes+God+Unnecessary

[13]Bu tip sofistike argümanlara örnek olarak bakınız: Richard Swinburne, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.

[14]Hawking’in “Büyük Tasarım (Grand Design)” kitabı bu hatanın örnekleriyle doludur: Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.

[15]Aristoteles ve İbn Sina, böylesi bir bölünmede, bu kategorilere yerleştirilemeyecek ünlü ve istisna düşünürlere örnektirler.

[16]Albert Einstein, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973, s. 255; Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000, s. 53.

[17]Eugene Wigner, “The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences”, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.

[18]Antony Flew, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007, s. 96-112.

[19]John Polkinghorne, Science and Theology, SPCK, Londra 2003, s . 72-73.


[20]Joseph Lykken, “Beyond the Standard Model”, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010, s.2

[21]Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000, s. 65-89.

[22]Lykken, 2010, s. 1.

[23]G.W. Leibniz, “The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,” Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951, s. 527.

[24]Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012, s. 231-243.

[25]Hawking ve Mlodinow, 2012, s. 11.
This entry was posted in Bilim-Felsefe-Din İlişkisi, TÜM MAKALELER. Bookmark the permalink.
← Seçme Sözler – 130
Turkey’s Ideological Apparatuses And Globalization →

Comments are closed.

    Ara
    Kategoriler
        Bilim-Felsefe-Din İlişkisi (14)
        Bosanski (1)
        Deutsch (2)
        English (5)
        Kitaplar (9)
        Röportajlar – Kısa Yazılar (7)
        Seçme Sözler (131)
        Siyaset Bilimi (3)
        Teoloji (4)
        TÜM MAKALELER (10)
    Etiketler
    beden bilim felsefesi cevher cihad determinizm Din felsefesi Entropi evrenin başı evrenin sonu fizik fizik felsefesi indeterminizm kaos kuantum kuran modern bilim mucize retorik ruh sözbilim Tanrı-evren ilişkisi tasarım kanıtı teoloji termodinamik terör zaman özgür irade İzafiyet