28 Aralık 2014 Pazar

İnsan Üzerine IV





   Ahmed Kaymak    



İçsel huzursuzluğu besleyen ekonomik ve sosyal, kültürel ve dinsel, ideolojik ve politik faktörler bireyin tutum ve davranışlarının çok farklı ve değişik düzeylerde biçimlenmesinde belirleyici bir rol oynarlar. Biyolojik ve sosyal yaşamını sürdürmekte zorlanan, kültürel ve entelektüel ihtiyaçlarını doyuramayan, felsefi tutum ve politik tercihlerini özgürce ortaya koyma olanağı bulamayan insan; kendini her zaman ruhsal ve zihinsel bir baskı altında hisseder. Bu durumda ortaya çıkan huzursuzluk bireyden beklenen normal ödevlerin yerine getirilmesini derinden etkiler. Normaldışı davranışlar diye ifade edilen uyumsuzluk bireyin “normal” yaşamını bozar. İçselleştirilen dışsal baskı zihinsel ve ruhsal kimyada şiddetli dalgalanmalara yol açar. Günlük yaşamın olağan alanlarında, bu dalgalanmalar, bireyin davranışlarını benzer bir şiddette kamçılamaya devam ederler. Durum genel ve sosyal bir görünüme bürünmüşse teşhis, psikyatristlere göre bir hastalıktır; sosyal bilimcilere göre, bir tür dengesizlik; felsefecilere göre  nesnel olgulardan kaynaklanan öznel zorlanmanın yansıttığı bir çelişki ve yabancılaşma; siyaset bilimcilerine göre ise sosyal alanın olağan olgusal görünüm ve biçimlerinden biridir.

Ortada değişik alanların ortaya koydukları bu farklı görüş ve “tespitlere” bakılırsa, hiç birine  doğrudan inanmamızı sağlayacak ortak bir mantık bulamayız. Durum toplumsal sınıf ve katmanlardan, sosyal grup ve kategorilerden birey özgülüne indirgendiğinde de mevcut paradokslarla karşılaşmaktan kurtulamayız. Öyle de olsa bu paradoksal diyalektikte bireyin içinde debelendiği huzursuzluk okyanusundaki şiddetli dalgalara karşı koyacak bir güç ve bireyin kaygılarını burada yatıştıracak bir çözüm umudu henüz yoktur. Sosyal bataklık epidemik özellikteki nüvelerini muhafaza ettikçe, durumun değişebileceğine ilişkin oluşacak umutları destekleyen hiçbir inanca hiç kimse körü körüne ve uzun süre bel bağlamaz.

Tersinden durum ele alındığında da sonucun değişmeyeceğini söylemek pek ala mümkün.

Mutluluk, aklı başında insanın da uğruna kendini tükettiği sürekli bir esrime umudu ve beklentisidir. Acıdan kaçmak, hazza koşmak başlı başına bir çelişkidir. Kederi bir yana atıp coşkuya atlamak bir an için mümkündür. Ruhu kıskıvrak saran kasvetli karabulutları hüznün üzerinden bir an için silkeleyip dağıtmanın da her zaman bir yolu vardır: Sevinç bir ilkbahar kokusunda yağmurlarını bırakır üzerinize. Ruhunuzdaki keder yerini hoş bir neşeyle değiştirip duygularınızı özgür bırakır. Oysa her şey yaşandığı kadardır ve asla aynı yoğunlukta bir daha gerçekleşmez. Sonunda bulutlar da yağmurlar da çekilir. Kısır döngü seyrini tekrarlamaya devam eder.
Ağlamak ve gülmek…
Ruh, çok sığ ve karmaşık gözenekleri olan hassas bir ağ gibidir. Her gözeneğin burada ayrı bir işlevi ve birbiriyle ilişkisi vardır. Bunu tıpkı beyindeki nöron şebekesi gibi düşünmek, anlamı kolaylaştırmak bakımından daha isabetlidir. Duygulanım (emotion),duygu+his (sensation+feeling), duyarlılık (sensitvity), sezgi (intuition), duyu (sense), algı (perception) vs. gibi işlek kategoriler söz konusu edilen ruhsal ağın boylamlarını oluşturuyorlar. Mantıksal bir kapsam içinde, bunları psişe (biliş)’nin yolunu açan, giderek bilincin temelini oluşturan görünmeyen ve gözlemleme imkanı henüz olmayan dalga boyu (kuantumic)özellikteki biyolojik mekanizmalar olarak anlamak gerekir.

Korku ve kuşku üreten kategoriler gibi bunlar da belli bir davranış sistemi içinde dışa yansıtılmadıkça, tek tek izlenemez ve anlaşılamazlar. Çoğu durumlarda olduğu gibi olgu dinamiğinde de sonuçlar çok kolay görülebilir ve hemen anlaşılabilirler ama nedenler, uzun süren deneyimler zincirine son halkalar eklenmedikçe anlaşılmazlar. Bilgi ve bilinç konusunda açıklama yapabilme olanağı sağlayansa, biyolojik öge veya ögeler değil; daha çok genetik süreklilikle birlikte sosyal ve kültürel faktörlerdir. Ruhsal ağ ile sosyal ve kültürel ağ benzer olmadıkları gibi bu anlamda birbirlerine karşıt da değiller. Birincisindeki kategoriler boylamlarsa, ikincisindeki kategoriler ve faktörler bir bütünün enlemlerini oluştururlar. Boylamlarda  zapt edilemez bir kendiliğindenlik ve özerklik mevcutken, enlemlerde etik normlar, sınırlar, kural ve yasalar kuşatıcı bir işlev görürler.

İnsan, kendi varlığının sırlarını çözme peşinde koşarken, dış everenle ilgili olduğu kadar, onu hep huzursuz eden kendi iç evreniyle ilgili gizemleri de bir gün mutlaka çözmeyi başaracaktır. Bu idealle yaşamlarını tehlikeye atan, basit tutkulara yenilmeden yoluna devam eden insanlar olmasaydı, bütün can sıkıcı çelişki ve çatışmalarla dolu adaletsiz bir dünyada tanık olduğumuz bugünkü gelişmelerden ve ilerlemelerden söz etmek pek mümkün olmayacaktı.

Azap tarlalarında da ara sıra insanın yüreğine coşku katan bir çift göz, yüzünü gülümseten bir çiçek, esen bir yumuşak rüzgar, uzaktan ve derinden uğuldayan bir nehir, yankılanan bir içli ezgi vardır…

Coşku ve sevinç, doyum beklentisinde olan kendinden emin egonun ruhsal kimyasını oluşturan sakin okyanusuna çarpan etkinin yüzeyde titreşerek halka halka yayılan güçlü dalga boylarıdır. Bunların kinetiği, bir çift göz, bir çiçek … tarafından belirlenir. Tarif edilemez bu duygusal görkemde insan olduğu yerde durup çekildiği bu güzelliğe el uzatmadan edemez artık!

17 Aralık 2014 Çarşamba

İnsan Üzerine III


 

      Ahmed Kaymak     

İnsan huzursuz bir varlıktır. Onun yıkıcı ve yaratıcı edimlerini harekete geçiren ve yönlendiren faktörlerin başında bireysel karakterin bu ikili diyalektiği geliyor. Özellikle edebiyat ve sanat alanındaki etkinliklerin çoğu bu çelişkinin yol açtığı gerilimi dengeleme çabasının birer ürünü olarak ortaya çıkar. Bilimsel ve felsefi alandaki teorik ve entelektüel zenginliğin niteliksel zirveye ulaşmasını sağlayan da bu içsel diyalektiğin gerçeklik karşısındaki tutumudur. Bilim ve sanat, yerleşik ve geleneksel bilgi ve pratik karşısında sınırlı olanakları kullanan iki önemli etkinlik biçimidir. Bilim etkinliğinin ürkek, sanat etkinliğinin zekice vuruşları toplumun geleneksel paradigmasının çözülmesinde büyük bir işlev görür. Bilim ve sanatın heyecan uyandıran yaratıcı özellikler kadar yıkıcı özellikleri de içlerinde barındırdığını açıklayabilme koşullarını oluşturan, insanların bu çelişkiye duydukları ilgidir. Burada tek başına “ilgi”  bile, duruma göre huzursuz edici, zorlayıcı ve histerik süreçler üreterek başlangıç için bir eğilim olmaktan çok farklı tutum ve davranışlara, giderek keskin ideallere ve amaçlara dönüşebilir. İnsan psikolojik bir varlık olarak bütün bunların huzursuz bir öznesi, zihinsel ve entelektüel bir merkezidir.

Huzursuz insan, toplumun sıradan bireylerinden farklıdır ve farklı arayışlar içindedir. Öyle de olsa pratikte bir define arayıcısı ile bir arkeolog arasında büyük bir fark yoktur. Arayışlarını kışkırtan nedenler farklı olsa da onları birleştiren ortak nokta, mevcut bireysel ve toplumsal sınırlamalar içinde ve koşullar altında ikisini de harekete geçirmeye zorlayan öznel tutkulardır.

Huzursuzluk bir davranış biçiminde aşırıya ulaştığı zaman bir görünüm olarak ortaya çıkar. Huzursuz birey, böylece aile ve çevresel normlara, kültürel ve sosyal kalıplara uyum gösterenlerden ayrılır. Ailede olduğu gibi çevre ve toplumda da uyum zorluğu yada alışılagelen norm ve sınırların dışına çıkma eğilimi yaygındır. Birey alışılagelen normlara, geleneksel değerlere, kültürel davranış ve sınırlara uyuma zorlandıkça, uyuma karşı radikal tepki giderek daha da birikmeye başlar. Tarih bu radikal tepkinin devrimle sonuçlanan sürekli bir tezahürüdür. Birey eninde sonunda prangaları parçalar ve huzursuzluğun ona verdiği acının intikamını alacağını umar. Gerilim, çatışma ve çözülmelerle içinden çıkılması zor olan çok karmaşık bir dünyada özgürlük umudunun harekete geçirici güçleri, şiddetli bir yıkımın kanlı bayraklarını kararlılıkla dalgalandırırlar. Umulan mutluluğun ve öngörülen özgürlüğün sisli ütopyası burada ufku perdeler. Devrimin yarattığı yeni mahzenlerde insanlar yeni engizizasyonlar kurarak kurbanlarına kanlı şenlikler hazırlar. Öfkenin, nefretin, sefil tutkuların ürünü olan bir devrimin özgürlük vaadi, insan lehine durumu düzeltmek yerine, insana karşı bir önceki düzenin uygulamalarını aratmayan kanlı ve insafsız bir sistem doğurmaktan başka bir duruma yol açmaz. Böylece toplumsallaşan huzursuzluğun daha katı bir adaletin çelikten yasalarıyla disipline edilmesi, toplumda, özellikle bireyler üzerinde daha yıkıcı ve dramatik sonuçlara yol açar.

Uyumsuzluk şiddetle bastırılır. Genel olarak toplum bu duruma çabuk uyum sağlar, şaşırtıcı bir biçimde boyun eğer. Bireylerse, huzursuzluğun ve uyumsuzluğun bedelini ağır öderler.

Hangi kapsamda ele alınırsa alınsın bu durumda birinci eğilime bencillik (ben ayrıca buna en zor dönüşen toplumsal üçüncü statüko kavramını uygun buluyorum), ikinci eğilime alturistik fenomenler yön verir. Bu ikili diyalektikte çelişki gevşeyeceğine, daha da gerilir: Kuytu köşe bucaktaki değişim ve devrim isteğinin fısıltıları devam eder ve bir süre sonra yeniden yankılanan yürekli bir çağrıya dönüşür.

11 Aralık 2014 Perşembe

Immortal Coils



 
 
 
 
    Richard Dawkins     
Another aspect of the particulateness of the gene is that it does not grow senile; it is no more likely to die when it is a million years old than when it is only a hundred. It leaps from body to body down the generations, manipulating body after body in its own way and for its own ends, abandoning a succession of mortal bodies before they sink in senility and death.

    The genes are the immortals, or rather, they are defined as genetic entities that come close to deserving the title. We, the individual survival machines in the world, can expect to live a few more decades. But the genes in the world have an expectation of life that must be measured not in decades but in thousands and millions of years.
 
In sexually reproducing species, the individual is too large and too temporary a genetic unit to qualify as a significant unit of natural selection.* The group of individuals is an even larger unit. Genetically speaking, individuals and groups are like clouds in the sky or dust-storms in the desert. They are temporary aggregations or federations. They are not stable through evolutionary time. Populations may last a long while, but they are constantly blending with other populations and so losing their identity. They are also subject to evolutionary change from within. A population is not a discrete enough entity to be a unit of natural selection, not stable and unitary enough to be 'selected' in preference to another population.

An individual body seems discrete enough while it lasts, but alas, how long is that? Each individual is unique. You cannot get evolution by selecting between entities when there is only one copy of each entity! Sexual reproduction is not replication. Just as a population is contaminated by other populations, so an individual's posterity is contaminated by that of his sexual partner. Your children are only half you, your grandchildren only a quarter you. In a few generations the most you can hope for is a large number of descendants, each of whom bears only a tiny portion of you—a few genes—even if a few do bear your surname as well.

Individuals are not stable things, they are fleeting. Chromosomes too are shuffled into oblivion, like hands of cards soon after they are dealt. But the cards themselves survive the shuffling. The cards are the genes. The genes are not destroyed by crossing-over, they merely change partners and march on. Of course they march on. That is their business. They are the replicators and we are their survival machines. When we have served our purpose we are cast aside.

But genes are denizens of geological time: genes are forever.
 
Note: This passages have been token from the author's book which is titled as " The Selfish Gene." page: 34-35

9 Aralık 2014 Salı

Violence And War




Andrés Ginestet          


 
IQ1

The ongoing discussion about war needs to be linked to the ongoing discussion at another place about the IQ level segregation; that is one of the main causes for war: What happens is that when IQ levels segregate a society, it becomes stratified and rigid and conflicting (Volkmar Weiss + Bourdieu + Darendorf + x)

War does not break down demography growth in total, only in a selective way. As any violence is not useful to human species because it is emitted by natural systems, but it is useful to the natural systems as a total, what we have to understand is: what is a war good for in the perspective of the evolution of life in nature? What I found out is that a war erases the visible structure of a culture and society by erasing buildings, books, etc... and after a war, the communication between different IQ levels becomes tainted with solidarity instead of segregation. Why? Because a physics professor needs a house to be housed, he depends on the IQ-level 70 person carrying the stones to build his house. So it was after WWII. For this reason Germans take so much care of the mentally handicapped. It is a way of expressing solidarity and cohesion between all IQ levels, not segregating them, not dividing citizens into more or less worth citizens. The handicapped challenge the solidarity between IQ levels in a specific way. A new visible and physical social tissue gets produced, i.e. in Germany, in the new cities built around the 1950’s after total destruction due to bombing.

But then, during war itself, it is a certain level of IQ that gets used in battle. Armies do design their IQ settings for a logical reason, an internal reason to war. This has little to do with what we call complexity governance and IQ integration. In order to not to need a war, we have to regulate and control complexity and this means in a specific way that we have to get solidarity into the game between the different IQ levels. This solidarity is not meant in moral terms. It has a moral effect. But the real reason for this solidarity is a reason tied to the logic inherent to complexity governance.

As early as in the year 2000 I sensed an urge to act towards the future and to reset the path for human thinking. For this reason I produced in year 2000 the Mechanical Valley Concept, which was destined to marginalize the economic financial crisis we have now. I was not able to explain my decision and to work it enough, except with very few persons, like Sherwood McGinnis. Sherwood McGinnis would very simply ask the right questions. Our meeting was not at all due to any fate. It was a choice made within a complexity evolution of a specific type. Sherwood McGinnis and me met out of the necessity set by a complexity pattern.

 
IQ2

My daughter asked at one point, one morning if a dictatorship is bad at all. My answer was, that dictatorships are “necessary steps” in the evolution of human social organization. Dictatorships are necessary “steps” to the construction of human societies. The reason is, that dictatorships reduce drastically human complexity by imposing a one and single complexity pattern, the pattern imposed by one tyrant. This is the equivalent of a complexity reduction by the means of violence.

The imposition of complexity patterns happens by the means of the restriction of freedom (we call it contingence or C3 in complexity theory). My daughter knows how much we care about complexity construction and about the fact that complexity is not in the focus of human observation. This is the reason why we have set up a program to construct a World Wide Grid of Complexity Observatories: WWGCO. We have decided that the understanding of complexity needs to be as common, general and universal as understanding temperature, space, time or the physical proprieties of matter. Readingcomplexity needs to be understood as driving a car and observing traffic lights andsigns.

My daughter asked if we might face a new kind of dictatorship in the future, because politics do not care about complexity. And I answered, that the future probably would be constructed in the same way as the past, with maybe some slight and small differences. We will face in the future a new type of dictatorship and restriction of freedom until complexity gets understood as being the ruling and dominant category of thought for human species. The reason for it is that we missed the opportunity of regulating complexity in time. We have passed the threshold of critical complexity. The function, the mathematical function, this oscillating function rose at full speed and is tipping down right now. We have not managed to set up a critical mass of persons capable of dealing with this situation. Even if we do work, as we do at full speed, ahead of events,we risk failing our target: the avoiding of large turmoil.

The future dictatorship to be expected could be parallel to a much larger amount ofviolence, destruction, war, etc.

This can be avoided if we learn to master the complexity that presently masters us, before we set up a cycle of total decay.

Isaac Asimov described this development in a very clever way in his series Foundation.

The Psychohistorian Hari Seldon was the master of the evolution in long planning terms. Also, he had only one chance, to deal with critical masses. José Ortega Y Gasset had described this quality of the evolution of intelligence previously in his book “La Rebelión de las Masas”.

On the other hand, reality is meaningful enough, as much as lessons out of the past. Karl Mannheim was born in troublesome times, made his work, which only served after WWII, in the 1950’s, and which still has not been understood, as it should be. The difference between utopia and ideology is still not in the field of awareness of a critical mass of persons sufficient to steer human destiny.

Complex systems collapse, unless complexity governance is conceived and applied as a sustainable pattern of complexity, which, i.e. needs to be cyclic instead of rigid. Democracy, i.e. is a cyclic structure which fits evolution. But the oligarchy dominating democracy structures nowadays is rigid and perverts democracy principles. Any form of privilege of any rigid structure (mainly those tied to absolute complexity, or C1) damages the stability of a cyclic democracy. We have absolutely no complexity governance at all. We have no sufficient complexity education, research, understanding, explaining, communicating, etc.

 
There is no human species yet. Right now, we all together are C1 units, perfectly fittingin a natural design, which is the opposite of a human design. We are perfectly designed amounts, single units of biological matter, closed, defined and separate, evolving like bacteria, still, because our awareness has not yet reached a critical state, sufficient to elevate human kind into the noosphere of complexity awareness. Right now, we are nothing but lumps of living meat, like cattle, because we endure complexity structures and we just start understanding the difference. We begin to emancipate. We begin to understand the meaning of complexity, of the fact that we are complexity expressions, capable of seizing the meaning of the same complexity out of which we are made. We become human. We still start becoming human.

 
For this reason, on May 21st 2012, at the XIV The Hague World Symposium of Victimology, I renounced to my human condition publicly, and I renounced to my human rights. I do not want them. They are not fitting to the situation. I qualified myself as a “Complexity Expression”. I have no rights. I only know responsibilities. I have no right to be happy. I have the responsibility to be happy and to construct happiness.

 
Author Note : First version written around 20.6.2010, rewritten 29.05.2011, rewritten 09.06.2012, reedited 20.08.2012.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Research Design/Cognitive Anthropology


 
 
 
  Dr. H. Russell Bernard   
 
My discipline, cultural anthropology, has one foot in the sciences and one in the humanities. My philosophy of teaching has always been to help students understand that they don't have to choose between science and humanism. We need science, lots and lots of it, to help expose false ideologies, like racism. And we need humanism, lots and lots of it, to provide guidance on what people across different cultures and times see is important in life. I teach my graduate students to prepare themselves as scientists and as humanists in order to do the best science they can, and I teach them that good science requires preparation as much in method as in theory.

Cultural anthropology is heavy on theory, light on method. This always struck me as peculiar, since anthropology is generally so uncompromisingly empirical: The whole discipline is based on fieldwork - all four fields, including archeology, biological anthropology, linguistic anthropology, and cultural anthropology - often with people whose language and culture is very, very different from our own. Yet, there has always been a mystique about fieldwork, with little if any training available in methods in graduate programs around the country. The mystique is partly swagger, since fieldwork is physically demanding and often dangerous, but it's also partly healthy skepticism. One wants, after all to allow cultural differences to emerge as data, in the context of living with people.

My view is that cultural differences are exactly what we want to record faithfully. I am dedicated to teaching students about research design and about the systematic methods available for collecting and analyzing field data. (Over the years, my course on research design has enrolled students from nursing, education,

wildlife biology, and other disciplines, in addition to students in anthropology. Students benefit from seeing that the problems of research design are common across disciplines.) I've also written a textbook on methods and I've helped develop training courses in methods for the National Science Foundation.

I have, then, devoted part of my career to helping students acquire the skills they need for collecting and analyzing credible data about human thought and human behavior under conditions of fieldwork.

I have devoted another part to teaching general anthropology - the panoramic, biological, cultural, historical, and linguistic study of humankind - to undergraduates. I see the introductory course in anthropology as an essential part of a liberal arts education. Teaching this course is an opportunity for me to show students both how culturally diverse the world really is and that differences in things like ideal family size or ideal body shape are neither random nor immutable. Preparing this course every year keeps me current with developments across the whole field.

After 45 years of teaching both graduates and undergraduates, I'm still learning from them. Their enthusiasm for learning continually challenges me to offer my best.

7 Aralık 2014 Pazar

İnsan Üzerine II


                                                                  


    Ahmed Kaymak    
Şizofreni, hastalık değil; sarsıcı ve derin bir huzursuzluktur. İçe dönük zihnin dışa karşı dağınık ilgisini rahatsız edici bir baskıya dönüştüren bir görünümdür.  Bu ilgi içte yoğunlaştığında ruhsal zorlanmanın derecesi, dışa yoğunlaştığında da pek değişmez. İki durumda da toplumsal-geleneksel kalıp ve klişelere, norm ve sınırlara; aile ve çevre ilişkilerine; ekonomik işlevsel maddi araç ve gereksinimlerin yarattığı baskıya karşı bireyin iç dünyasını kıskıvrak saran zorlanma duygusu aşırı bir kaygıya dönüşerek ruhun ve zihnin sistematik işleyişini bozar; bireyi kendi içine gömer ya da kendi dışına fırlatıp atar. Birinci durumda bilinç siyah bir kefen altına çekilir. Kaygı korkuya dönüşür. Kişi kendini içinden çıkılması imkânsız bir labirentte hissetmeye başlar. Hayat renkli tonlarını ve tadını yitirir. Çıkış yolundaki umudu tükenir. O an hayat artık sisli bir halüsinasyondur. Bu labirentin her çatlağından hayaletler süzülüp başına üşüşmeye başlar. O içinde bulunduğu dünyaya ait değildir artık. Kendine, kendi içinde öznel bir dünya kurar. Bu dünya dış gerçekliğin nesnel argümanlarıyla iç içe ruhu ve zihni silkeler durur: Kafasında uzay var, imgeler var, karmaşık renkler ve sonsuzluğa akıp giden havai bir matematik var.

Bu ikili ve karmaşık süreç bireyde ve duyuları üzerinde şiddetli etkilere yol açar. Birey, kendini koruma kaygısıyla plansız ve savruk bir itkiyle çözüm üretme ve yeni deneyimler yaratma çabasındaki yetersizliğini fark eder etmez zihinsel şok ve ruhsal basınç onu boğacak düzeyde şiddetli bir gerilime yol açar. Şiddetli gerilimin etkisi kişiden kişiye,  bireyin bağlı bulunduğu sosyokültürel ve ekonomik durumlara göre değişiklik gösterir. Gizli şizofreni bu bakımdan pek yüzeye vurmaz. Mesela köyle kent kültürü ve köyle kent yaşayışı arasındaki farkın üstesinden gelebilmek için telaş içinde olan bireyler gizli şizofreninin devasa bir kesimini oluşturuyor. Kentlerin çevresine yapışmış varoşlarla merkez arasında da her zaman gizli bir gerilim ve şizofreni var. Yöneten sınıfın gerilimli şizofrenisine çoğu zaman paranoya damgasını vurur. Yönetilen sınıftaysa buna şiddet eğilim eşlik eder. Aile içi baskıdan ve şiddetten beslenen bireyler, önce çevredeki farklı gruplara yönelir. Bu eğilim güçlenerek kent merkezine doğru yavaş yavaş harekete geçer. Çatışmayı hazırlayan diyalektikler her yerde gelişi güzel patlamaya başlarlar. Şizofreninin masumiyeti burada son bulur. Zorlanan insanın/insanların bu durumdan kurtulmak için taşıdıkları umut artık şiddet duygusunu ören karşı konulamaz itilimler tarafından yönlendirilmektedir.

Toplumda alt kültür gruplarında bu eğilimin daha hızla gelişmesi ve yaygınlaşması bir rastlantı değildir.

Varoşlarda yaşayan insanların şiddete daha fazla yatkın ve hazır olmaları bu açıdan ilginçtir. Bu durum şizofrenin gizli yüzüdür. Daha ötesi işi bozulan bir tüccarın, ekonomik krizle çöken bir sanayicinin; sosyete yaşamının giderlerinden ve konforundan birden bire eksiltmek zorunda kalan pespaye hanımların bölünen kişiliklerinin tutuldukları şizofreniyse kendini daha açık bir görünüm ve gerilimle açığa vurur. Toplumda bu sonuncu kategoridekiler daha devasa bir kesimi oluşturuyor. Kaybettikleri çok şey var ve kazanmak için pek umutları yoktur artık. Öyle de olsa bu iki kesim ve arada kalanlar hep aynı yazgının gölgesi altında umutsuzluktan inlemeye devam ederler. Bunlara kimi zaman siyaset el atar, kimi zaman siyasal partiler ve iktidar; kimi zaman da mediumlar ve vasat psikiyatristler el atarlar. Huzursuz bir toplum ve bu topluma ait farklı sosyal kesimler bu tür işgüzarlıklar için her zaman bulunmaz malzemedirler.

Ne kadar gizlenirse gizlensin, şizofreni sonuçta bireyde kendini açığa vursa da bireysel değil; toplumsal bir rahatsızlıktır. Toplumu özel bir kliniğe alma olanağı yoktur.

Başta şizofreninin, gerilimin ve şiddetin kaynağı bir bütün olarak bir toplumsal düzenin ekonomik, kültürel, politik ve hukuksal yapısıdır. Yaşamını ve geleceğini tehdit altında hisseden ve bunun içinde sıkışıp kalan bireylerin huzursuz çırpınışıdır.

Bunun global bir yüzü olduğunu da burada eklemekte sakınca yoktur...

2 Aralık 2014 Salı

Dine Karşı Dinsizlik





Tuanna Güzel

Dine karşı duruşun gelişmesini üç ana madde ile ele alıp değerlendiriyorum;

1- Dinlerin anlattığı ve tanımladığı Tanrı,
2-Tanrı - din ve insan ilişkisi,
3- Analitik düşünce, araştırma ve sorgulama...

Dinlerin anlattığı ve tanıtmaya çalıştığı Tanrı Süpermen bir güçtür; koruyucu, kollayıcı özellikleri bulunmaktadır. Gerek sevgisiyle gerekse kızdığı zaman azabıyla kuşatıcıdır. İnsanı; davranışları sonucu bir öğretmen sorumluluğunda eksi-artı, yani iyilik-kötülük yönlerinden sınava tabii tutmaktadır. İnsanı yarattı, zira bu yalnız imtihan amaçlıdır ve bu insanı serbest, özgür bıraktı; paralelinde olumlu, olumsuz davranışlarını da karşılaştırarak ödül ve ceza biçiminde yaptırım ve uygulamaları olacaktır Tanrı'nın… Her şey onun dileğincedir, yarattıkları kendisinden hesap soramaz. Evrende bütün canlı cansız varlıklara, tek güç ve bir yönetmen, tek bir senarist tarafından görev dağılımı yapılır. O kurgular ve oynatır.

Oysa analitik düşünce tam burada karşı koyar, itiraz eder. Analitik düşünce en çok tanıtılan tanrı ile gerçek hayatla örtüşmeyen özelliklere; Tanrı'nın Süpermenliğine ve adil çelişkili yönlerine takılır: Ne Süpermendir O, ne de adalet Tanrısı Themis gibi gerçekte terazisi vardır. (Adalet terazisini kim dilemezdi ki!) Analitik akıl farkındadır fakat durağan-teslimiyetçi algı ise anlatılmış Tanrı'nın gerçeğe aykırılığını asla kabul etmez, görmez. Donmuş durağan-teslimiyetçi algı kör, sağır ve dilsizdir; böyle bir algıyla beslenen akıl sadece sınavı kazanma, öte dünyayı kurtarma ve ebediliği elde etme derdindir. Teslimiyetçi algının yolu; dinin kural ve ilkelerini pratize etme kastı üzerinden ahiret yurdunun kazanılmasından geçer. Burada ölümden önceki eza, cefa ahirete giden yoldur. Ölümden sonraki iyi yaşam için öncesinden sınavda başarı göstermek yegane koşuldur.

Tanrı -din ve insan ilişkisi: Teslimiyetçi insanın, Tanrı'nın kurduğu ilkelerin ve kurumsal dinin kendisinin adımlandığı pozisyondur. Tarihsel süreç boyunca realiteden uzak, rasyonalizme mesafeli bu pozisyon, skolastik duruşu gerekli görüp "kör ebe" oyunu oynamayı kendine görev bilmiştir. Analitik bakış; bu pozisyondan haklı olarak rahatsızlık duyma gereğini duyarak Tanrı-Din olgusuna karşı bir cephe oluşturma ihtiyacına gitmek zorunda kalmıştır. Öyle ki bu cephe, yeri geldiğinde uç davranmak, şiddetle sözlü ifade kullanarak savaşmıştır. Analitik cephe artık kendince karşı koyarak görevini tayin etmektedir. Dine karşı dinsizlik...

Analitik düşünce araştırıp sorguluyor. Körü körüne efsaneleri kabul etmez, inanmaz ve teslim olmaz. Reel bakar, analiz yapar ki; Tanrı'yı, dini, elçiyi akıl-mantık ile değerlendirerek bir sonuca varsın. Dine karşı duruşunu ve mesafesini bu bağlamda ortaya koymaktadır.