18 Temmuz 2015 Cumartesi

Empati ve Ayna Nöronlar


  Nesrin Dabağlar  

“Beni yargılamadan önce, benim makosenlerimle dolaşmalısın!  
Empatinin tarifini bilgece yapan bir Kızılderili söylemi bu…  
Duygusal ve sosyal zekânın en önemli bileşenlerinden birisi olan empatinin sözlük anlamına baktığımızda; kendimizi bir diğer kişinin yerine koyup, onun gibi hissedebilmek ve düşünebilmek olarak tariflenir. Latince'deki "iç, içine, içinde" anlamına gelen "em" ön eki ile Grekçe'deki "duygu, acı, ıstırap, algılama" anlamına gelen "patheia" sözcüğünden türetilmiştir.  
Empatinin üç önemli aşaması vardır, önce gözlemleme sonucunda “o”nun gibi bakabilmek, sonra “o”nun gibi hissetmek ve düşünebilmek, son olarak da “o”na bunu ifade edebilmek...
Empati kurmak, ilişkileri oluşturmakta ve doğru sosyalleşmede doğru kullanılması gereken önemli bir özelliktir. Doğru dozda empati sahibi olmak, hem özel, hem sosyal, hem iş ilişkilerinde başarıyı sağlayan faktörlerden birisidir. Genellikle anlaşmazlıklar esnasında dile getirilen klasik bir cümle vardır: ” Beni anlamıyor, algılamıyorsun” Bu cümlenin söylenişiyle biten ya da çıkmaza giren pek çok ilişki vardır.  Karşılıklı sevgi ve uzlaşma isteği olmasına rağmen ortada bir anlayamama problemi mevcuttur.  Bu anlayamama ve algılayamama sorununun temelinde yatan eksiklik empatinin doğru kullanılmamasıdır aslında… Ya kolayına kaçar ve sadece kendi gözlüğümüzden bakmayı seçeriz, ya da empati kurmayı gerçekten bilmeyiz.
Temelde ya empati yokluğundan ya fazlalığından doğan farklı durumlar empatinin dengelenmesi ile kolayca çözümlenebilir. Özellikle modern toplumda dozu şaşan ( daha çok azalan) empatiyi dengelemek ve aile ile iş ilişkilerinde doğruyu bulmak için empati kursları- testleri uygulamaları başlamıştır artık doğal olarak…
Empatinin dozu açısıyla bakıldığında, az empati yapan kişilerin genellikle sadece kendi doğrularını kabul ettiklerini, bir diğerine kabul ettirmekte güç (eğer varsa) kullandıklarını, kuralcı, sert ve prensipli göründüklerini kolayca söyleyebiliriz.
Yüksek empati sahibi kişiler ise yoğun bir duygusallığa sahiptirler, bu nedenle karşılarındaki kişinin acısından ve kötü talihinden çok etkilenirler. Örneğin, bu insanlar bir kitabı sadece okumazlar, yaşarlar; dolayısıyla potansiyel olarak büyük tehlike altındadırlar. Ancak güçlü bir karakter ve savunma mekanizması zarar görmelerine engel olabilir. Objektif ve gerçek gözlem yaptığımızda bu insanların bu dünyaya bilinen ölçülerde tutunamamış olduğunu fark edebilirsiniz. Bu tür insanların üstün pek çok özellik ve kabiliyetinin yanı sıra gereğinden fazla empatiye sahip oldukları için kendi öz haklarını gerçek anlamda koruyamamış olduklarını tespit edebilirsiniz ve sürekli karşısındakini hissetmeye çalışmaktan ipin ucunu kaçırıp, kendilerini savunmasız bıraktıklarını kolayca görebilirsiniz. Bu durumun patolojik bir hale gelmesiyle fazla empatiye sahip insanların, hayatlarının bir döneminden sonra bıkkın, bezgin ve kırgın olarak yaşamaya devam ettikleri bir gerçektir. Bu tür insanlar belki o güçlü savunma mekanizmasına sahip olmadıkları için, belki de bu savunmayı kullanmayı tercih etmedikleri için zarar görmeye devam ederler ömür boyu…

Genel tariflerin ve psikolojik empatinin dışında, empatinin çoğunlukla telepati ile iç içe geçmiş parapsikolojik alt durumları ve özelleşmiş empati olguları vardır. Çoğu zaman birer fenomen olarak tanımlanmaya uyan bu özel durumlar sanılanın aksine pek çok bilimsel araştırma alanının içinde kendine yer buluyor aslında. Bilinç -düşünce-irade- kader ve hatta akıl okuma olgularını yakından ilgilendiren ilginç araştırmalara her gün yenisi ekleniyor.

 Taklitçi Hücreler: Ayna Nöronlar
İnsan bedeninin ve beyninin bir örneği empatide olduğu gibi keşfedilmesi gereken milyonlarca faaliyeti vardır. Gülmek, esnemek, ağlamak, karamsarlık, neşe, coşku, hüzün vb. gibi pek çok davranış ve duygu biçimi insanlar arasında kolayca yayılabilen ve taklit edilen duygulardır.
İnsan beyninin işlev gören kısmının nöronlardan oluşur ve bu nöronlar elektrikle çalışır. Her bir nöron yüz mili volt elektrik enerjisi üretildiğinde aktif olarak çalışır hale gelir. Buna aksiyon potansiyeli ismi verilir. Beynimizde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların çalışması günümüzde EEG denilen aletle, elektrik akımı ölçülerek incelenebiliyor.
Beynin çalışması fonksiyonel manyetik rezonans (fMR) ve pozitron emülsiyon tomografi (PET) cihazlarıyla da araştırılabiliyor. 
 Nöronların çalışmasıyla açığa çıkan enerji çok yüksektir. Bu enerji pek çok soruya kaynak olabilir.  
“Beyin bu yüksek miktarda enerjiyi nasıl kullanıyor, parapsikolojik olaylarda bu enerjinin rolü var mı? “ 
İşte bu gibi sorulara cevap aramak için yapılan bir araştırmada on yıl öncesine kadar bilinmeyen bir nöron yapısı keşfedildi.
İtalya'da Parma Üniversitesi'nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymunun beyninin ön lobunda 'ayna nöron' adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiklerini duyurdular. Yakın zamana kadar, motor nöronların yalnızca salgı bezleri ve kas devinimlerini denetleyen uyartıları gönderen sinir hücreleri olduğu sanılırdı. Bilim adamlarıbeyin hücrelerini, nöronları test etmekteydiler ve maymunlar ne zaman bir fıstık alsalar nöron aktivitelerinden tespit edilmiş özel bir ses duymaktaydılar. Daha sonra bir gün maymunlar hareket etmeden dururlarken bir bilim adamı fıstıklara uzandı ve maymunun  nöronu sanki kendileri uzanıp alıyormuşçasına aynı aktiviteyi gerçekleştirdi.. Bu durum bir şeyi açıklığa kavuşturuyordu: “Bir şeyi görmek ve bir şeyi yapmak aynı şeydi!” Yani, bu nöron birisini bir şey yaparken seyrederken sanki kendisi yapıyormuş gibi aktive olmaktaydı. 
 Bu nöronlar tabii ki insanlarda da mevcut. Katıla katıla gülen kendimizi alamayıp gülmeye başlarız. Bunun gibi gerginlik, gerginliği; neşe, neşeyi bulaştırır. Mutlu yüzlere bakan insanların, gülerken gerilen kaslarının, kızgın yüzlere bakanların ise kaşları çatan kaslarının resme baktıktan 700 milisaniye içinde kımıldadığı saptanmış. Çevremizde biri esnese çok geçmez tek tük başka esneme sesleri ardı sıra dizilir. İnsanın ayna nöron sistemi, maymunlardan farklı olarak sol yarı kürede ve özellikle dille bağlantılı Broca alanında toplanmıştır.  
Ayna nöronların varlığının empati ile ilişkilendirilmesi ile konunun içinde pek çok parantez açılması sağlanmıştır. Parantezlerin her biri ise bilimdışı bildiğimiz pek çok olgu için açıklayıcı kaynak olmuştur.  Birkaç paranteze birlikte bakalım:
 • Sürü psikolojisinin temel nedeninin ayna nöronlar olduğu konusunda ileri sürümler var. Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı Yard. Doç. Dr. Emre Özgen,  bir konferansta yaptığı konuşmada, 10 yıl önce tek hücreli ölçümlerle bulunan "ayna nöron"ların, son yılların çok ilgi gören nöropsikolojik buluşlarından biri olduğunu belirmiş. Konferansta  Fransa Jean Nicod Enstitüsü Öğretim Üyesi Pierre Jacob’un ekip çalışmasından dayanakla, çete davranışları ve sürü psikolojisi gibi öğelerin altında insan beynindeki ''ayna nöron''ların bulunduğunun düşünüldüğünü söylemiş… 
 • Ayna nöronlarla ilgili bir başka çarpıcı parantez, otistik çocukların ayna nöron mekanizmasının arızalı olmasıdır. Otizm, Yunanca autos (kendi) sözcüğünden geliyor. Türkçeye kendicilik diye çevrilebilir. Otistik çocuğun çektiği temel zorluklardan biri, metafor (eğretileme) ve metonim (düzdeğiştirmece) gibi söz oyunlarını anlayamamalarıdır. Örneğin, 'Yumruğunu sık!' denildiğinde, çocuk bir eliyle yaptığı yumruğu öbür eliyle sıkıyor.  
 • Parapsikolojik kabul edilen başka bir konu var ki, akıl okumak diye de adlandırılır...  Bazı insanlar bir diğer kişinin beyninin içinden geçeni rahatça algılayabiliyorlar. Özellikle empati duygusu fazla olan insanlarda gelişmiş olan akıl okuma yeteneği, telepati adını da alabiliyor ve empati ile iç içe geçiyor bu noktada. Ayna nöronlar ile ilişkilendirilerek açıklandığında telepati bilimsel bir izaha kavuşabiliyor: 
Birinci şahsın bilinç dışında bulunan duygu, hayal gücü veya sezgiden sorumlu kısımlarında elektriksel aktivite oluşur bu aktivite bilinç dışında bulunan telepatiden sorumlu ayna nöronlarını uyarır ayna nöronlarından enerji açığa çıkar bu enerji evrene yayılır, alıcı kişiye ulaşır ve alıcı kişideki ayna nöronlarını uyarır. Burada oluşan aksiyon potansiyeli duygu durumu değiştirir bir his bir sezgi açığa çıkarır, çoğu kişi bu bilinçli zihinleriyle bu hisse bir anlam veremeyebilir, ancak altıncı hissi kuvvetli diye tabir ettiğimiz kişiler ile trans haline girmek suretiyle bilinçlerinin engelleyici etkisini kapatmayı öğrenmiş kişiler buna daha iyi anlam verebilirler.   
Gönderilen mesaj alıcıda bilinç seviyesinde anlaşılamazsa bir iç sıkıntısı olarak tezahür edebilir. Altıncı his, telepati, pozitif –negatif enerji gönderimi gibi parapsikolojik yeteneklerde bu konuyla ilgili nöron grupları tarafından gerçekleştirilir. Üzerinde çalışılırsa ustalık kazanılabilir. Ancak bazı kişiler doğuştan daha yeteneklidir. Uzaktan görme-işitme gibi psişik yeteneği olan insanlar, ABD ve İngiltere’de bazı çözümlenmesi mümkün olmayan adli olaylarda polis tarafından görevlendiriliyor. Bu insanlar nasıl oluyor da uzaktan görebiliyorlar düşünmek gerek. Uzaktan hissedebilme yeteneğinin gelişmesiyle beyin ve düşünce kontrolleri konusundaki komplo teorilerinin dayandığı bir takım bilimsel gerçekler olmasa üzerine kitaplar yazılmaz. (Adam Fawer- OLASILIKSIZ)  
Biyoelektromanyetik dalgalarla, düşünme sırasında hücreler arasındaki iletişimin sağlanması ve ayna nöronları sayesinde bir diğer insan tarafından diğer kişi harekete geçmeden önce geriye kontrol eden ve durduran düşünceler gönderilmesi üzerine kurulu olan bu kitabın içindeki senaryo hiç de akla uzak gelmiyor doğrusu… 
Derin hipnozlarda kişilerin astral yolculuk yapabildikleri söylenir. Uzaktan görme mekanizmasını açıklayacak olursak beyinde ayna nöron grubu uzaktaki bir olay için enerji gönderir. Enerji, gönderilen yerden geri yansır ve alıcı nöronlarca algılanır. Bu işlem aynı ultrasonla insan karnında bir görüntü oluşturmayı andırır. Görüntü bilinç dışında oluşur, çok net değildir.  Bunu yorumlayacak şahsın bilgi, beceri, yetenek ve tecrübesi olaya açıklık getirir.  
Evrene bakılırsa hemen her şeyin dalga hareketi (iniş- çıkışlar) yaptığı görülür. Gece-gündüz, siyah-beyaz, ses ve en önemlisi ışık; dalga hareketi yapar, örnekler çoğaltılabilir. Bir grup bilim adamı zamanın da dalga hareketi yaptığına inanıyor. Zaman dalga hareketi yapıyorsa, zaman içinde yolculuk mümkün olabilir.
Zamanın dalga hareketi yaptığı varsayımından yola çıkarsak, zamanın farklı boyutlarında, aynı yerde yaşamın cereyan ettiği düşünülebilir.  Geleceği görebilen insanlar beyinlerindeki ayna nöronlarını kullanarak bunu bilinç dışlarından yapabiliyorlar.  
Bütün bu parantezlerin açılımından çıkan sonuçları değerlendirirsek eğer birkaç şıkta toplayabiliriz: 
• Ayna nöronlarının bulunduğu nöron grupları bilincimizin dışındadır.( doğal yapımızın içinde yaratılışımız gereği mevcuttur ve motor nöron adı verilir) 
• Bu nöron gruplarından gelen verileri değerlendirmeyi engelleyen düşünce ve olaylar, doğru değerlendirme yapmamıza engel olabilir. (Fazla empati nedeniyle kişisel başarısızlık örneğinde olduğu gibi bilinçli düşünce ile motor olanı dengeleyememek)
• Ayna nöronlarından gelen verilerin doğru değerlendirilmesi için trans hali oluşturularak engelleyici düşüncelerin uzaklaştırılması gerekir.
(Motor özelliği olan bu nöronları tam algılayabilmek için diğer istemli düşünce ve duyuları durdurabilmek, meditasyon için istenen “düşüncesiz” kalmayı başarmak gerek) 
• Ayna nöronlarından uyku esnasında da veri gelebilir (haberci rüyalar, istiareye yatmak)  
• Bu yetenek geliştirilebilir. 
Parantezlerin sayısı arttırılabilir ve gerçekten parapsikoloji – metafizik- bilimdışı kabul edilen pek çok şey için mantıklı açıklamalar oluşturulabilir. Sonuç olarak empati hayatımızın pek çok alanında doğru dozda kullanılması ve geliştirilmesi gereken bir yetenek. Azlığında duyumsamazlık, egoizm, iletişim sorunları, otizm, vicdansızlık, utanmazlık gibi hiç de istenmeyen negatif psikolojik olgulara neden olur. Gereğinden fazla ve tek taraflı kullanıldığında kişisel başarısızlık, yalnızlık, mutsuzluk gibi duygularla yaşamaya mahkum eder. Dozunda kullanılıp, geliştirildiğinde başarı ve çekicilik getiren bir sürü yeteneğe sahip olmayı sağlar. Empati hemen her ilişkide hüküm sürer. En güzel aşklar empatinin gelişmesiyle zirveye çıkar ve uzun süre yaşar. Empatisiz, ya da tek taraflı empatinin olduğu aşkın en tutkulusu bile bitmeye mahkumdur. Oyun bile oynayamayız empatisiz. Sanatçı kurduğu empati yoluyla yapıtını ortaya koyar ve izleyen, bu yapıtla kurduğu empati yoluyla baştaki yaşanmışı yaşar. Utanç, mahcubiyet duygularının haysiyet, şeref duyumlarının ardında da empati vardır. Belki en çarpıcı olanı, kendimizde bir başkasını yaşatarak bu bölünmenin, aynı konuda karşıt duygular yaşamamıza yol açmasıyla vicdanı olanaklı kılmasıdır.  
Empatinin yanlış kullanılmasıyla; birbirine yürek kapılarını kapatmış, kendi kimliğinin ve egosunun ötesini duyamayan, her türlü ilişkisinde başarısız ve toplumsal bir otizmin pençesinde ya da sürü psikolojisinin tekdüze boyun eğmişliğinde kaybolmuş bulabiliriz kendimizi… 
Ne güzel söylüyor atasözümüz; 
OLMA KESER GİBİ HEP BANA, OLMA RENDE GİBİ HEP SANA, OL TESTERE GİBİ BİR SANA BİR BANA!
Bindiğiniz dalı da kesmemeniz dileğiyle…

 indigodergisi.com dan alınmıştır....

26 Mayıs 2015 Salı

WHAT IS THE TOTAL HOLİSTİC PSYCHOLOGY? By Ahmed Kaymak/ Translated from Turkish to English, By Marina Parigiani


WHAT IS THE TOTAL HOLİSTİC PSYCHOLOGY?  
By Ahmed Kaymak/  Translated  from Turkish to English, By Marina Parigiani

Total Holistic Psychology; Total Holistic philosophical psychology is the scientific study and practice. Applications and complementary perspectives are intertwined in these two areas. The philosophical point of view takes in context social relations and cultural psychological presence. Assets held perception of physical reality as seen through the senses as a part of the truth, insight, cognition, consciousness phenomenon that converts synthesis processes such as sequential part of the truth of information that counts. How the presence of a concrete truth is that a metaphysical consciousness of reality. It is the interests and arguments set out here is covered by the total-holistic philosophical discussions.

Consciousness and awareness of the visible areas for the operation and are not tangible. Truth is an intuitive logic to this aspect of the vehicle's approach and is based on the judgment. The ontological awareness is one of the functions such as logic, intuition and judgment; There is no consensus yet on whether they are a sub-category of logic. We will address them as nested functions. Do you lack the ability to put forth concrete evidence for each function of that more or less than others. The advances in medicine and neurology efforts continue in this direction that is far from saying anything definite yet about the functioning and the hierarchy of cognitive function. Medicine and the results of the brain that are related to neurology, though some areas and nervous movements, the awareness about the exact functions that occur in the brain is not able to go beyond the boundaries of the metaphysical assumptions.

As a materia, as like a piece of meat ball, it is possible to divede the brain iteslf; but not possible to divide and classify its functions; and especially it is very difficult as to classify the functions and to say here its high, there its medium is and the other sub-consciousness. There are no an agreement between specialists more than a further claim in this regard. Human and natural sciences, the next statement from the point reached by the work on the case, seems to have referred to the unwavering philosophy without putting any barriers and borders. Certainly at this stage of the business philosophy is in great need for a broad horizon. Sometimes we found an extraordinary influence on the outcome of inspiration in formulating a philosophical dialectic of the soul. This, though inspired by the philosophy of nature is undeniable that subserves the field of mathematics and physics. Even so in the philosophy the physics' and metaphysics' dialectics continue together to push the boundaries of thought's horizon...

It seems that it reached the first concrete border in medicine and other sciences, such as they have an obligation to enter into direct cooperation philosophy is expected to make further explanation. Theory is always philosophical-ideological; science, technical-operational. Philosophy and science, both of which are created in a cultural complex in the final analysis there remains about building relationships as a top organic and inorganic physics. In this sense, the two are independent of the time.

Total-holistic philosophical psychology, or the presence of cases as well as information obtained through experiment and observation on the basis of broad assumptions and working areas, including an upper structural interest.

Case base or presence What does it mean?

Admittedly cases have been mentioned here and being used as a general concept. Total Holistic philosophical psychology, the concept of the content, not the inorganic, organic chooses. In other words, the main research of a living being is human. We as a social and cultural human attitudes and behavior that occur within this context that we see as a fundamental data for understanding the relationship between the driving on the basis of objective factors. Judging from where the people go, the cultural dimension is always visible to us with more prominent faces. Mankind’s creative talents of intellectual and material inputs, regardless of format and level of tissue culture exudes the call. The resistance to this social order will only play a limited role; it can eliminate. Conversely, feeding the cultural fabric and ultimately overcome these limitations make every effort to match the dock and distorts the social order. So much so that in the form of the social order, institutions continue ruling relationships can eliminate. That is the stage we define cultural politicization, that is. Individuals despite all the flaws, this is a subject in the degree of politicization stage of its powers and relationships of patients undergoing movement, an actor has to practice. And ultimately rule on the relationship between patients with and monitors the presence of such a process. In other creatures, and the monkeys homonid class experience reveal whether the date of such a process has not yet been found. Such a date already is uniquely human. Since the beginning of our investigation as a cultural asset of the people, the cause of our separation from the natural presence, that is. This reality on the basis of the person's humanized this date, namely culture, in other words, consciously purposeful activities have played a decisive role constantly. Cases where both assets and income faced, as they are also integrated. Assets, people; case represents the culture; They won all of a social nature that fused the two together.

The general approach of human behavior and relationships, shopping and sociology as its interaction with other people, which makes Anthropology the subject of scrutiny. Anthropology especially from these two science areas without bending the cultural phenomena can not say a single word about the people and society. Basic research of the science and culture. On the other hand, psychology, no analysis about the lived culture and social relations without considering the individual and society in general neurosis of-conduct of the individual can not. That's very curious, Total-Holistic distinctive as psychology, this perspective is open: Total-Holistic Psychology; with all the natural and social sciences, including medicine and science, particularly in the case of work by the presence work in a consistent and cooperative relations.

Individuals, groups, and the living area is the presence of class society and the roles that they undertake each and spirit are different from what they have. To understand the Roman spirit, you must know its history. This information is also necessary to understand the enlightenment genius of the Greeks. Renaissance along without resorting to date and it is impossible to understand the character of the violent social movements escalation. In particular, you can not make a sound analysis of the history of psychology in their field without considering the versatility.

19 Mayıs 2015 Salı

Total Bütünsel Psikoloji Nedir? (XI)



 Ahmed Kaymak    

Total Bütünsel Psikoloji; Total Bütünsel Felsefi psikolojinin bilimsel araştırma ve uygulama yöntemidir. Uygulama ve bakış açısı birbirini tamamlayan bu iki alanda iç içedir.  Onun felsefi bakış açısı psikolojik varlığı kültürel toplumsal ilişkiler bağlamları içinde ele alır. Varlığın fiziksel gerçekliğini hakikatin bir parçası olarak gördüğü gibi duyular yoluyla gerçekleşen algı, sezgi, biliş, bilgi gibi ardışık süreçleri senteze dönüştüren bilinç fenomenini de bu hakikatin bir parçası sayar. Varlık ne kadar somut bir hakikat alanı ise bilinç o kadar metafizik bir gerçeklik alanıdır. Bu alanlara olan ilgi ve buradan ortaya konan argumanlar, total-bütünsel felsefi görüşün tartışmaları kapsamındadır. 
Bilinç ve bilinç işleyişi gözle görülebilen ve elle tutulabilen alanlar değildirler. Hakikatin bu yanına olan yaklaşımlar birer mantık aracı olan sezgiye ve yargıya dayanır. Ontolojik olarak mantık da sezgi ve yargı gibi bilincin fonksiyonlarından biridir; bunların mantığın birer alt kategorisi olup olmadıkları konusunda henüz bir uzlaşma yoktur. Biz bunları iç içe fonksiyonlar olarak ele alıyoruz. Her birinin işlevinin ötekinden az ya da çok olduğuna ilişkin somut kanıt ortaya koyma olanağından yoksunuz. Tıptaki ilerlemeler ve nörolojinin bu yönde sürdürdüğü çabalar da bilinç fonksiyonlarının işleyişleri ve hiyerarşileri konusunda henüz kesin bir şey söylemekten uzaktır. Tıp ve nörolojinin vardığı sonuçlar beynin bazı alanlarına ve sinir hareketlerine ilişkin olsa da, beynin sınırları içinde gerçekleştiği kesin olan bilinç fonksiyonları hakkında metafizik varsayımlardan öteye gidilebilmiş değil. Beynin kendisini bir madde, bir et yumağı olarak bölmek mümkündür; ama onun fonksiyonlarını bölüp parçalara ayırmak, hele de sınıflandırmaya kalkışmak, bu üst, şu orta, şu diğeri alt bilinçtir, demek oldukça güçtür. Tıp disiplini bu konuda fazla ileri bir iddiada bulunmuyor da. İnsan ve Doğa bilimleri,  olgu üzerindeki çalışmaların ulaştığı noktadan sonraki açıklamaları, herhangi bir engel ve sınır koymadan tereddütsüz felsefeye havale etmiş görünüyor. Kuşkusuz işin bu aşamasında felsefenin geniş ufkuna duyulan ihtiyaç büyüktür. Felsefi diyalektiğin ruhundaki ilham da bir sonucun formüle edilmesinde bazen olağanüstü bir etkide bulunabilir. Bu ilham felsefenin doğasına ait olsa da matematik ve fizik alanının işine yaradığı yadsınamaz. Öyle de olsa felsefe kapsamında fizik ve metafizik diyalektik burada düşünce ufkunun sınırlarını birlikte zorlamaya devam ederler. Görülüyor ki başta Tıp ve diğer bilimlerin ulaştığı somut sınırlarda, onlardan beklenen daha fazla açıklamayı yapabilmesi için felsefeyle doğrudan bir işbirliğine girmek gibi bir zorunlulukları var. Teori her zaman felsefi-düşünsel; bilim, teknik-operasyoneldir. Felsefe ve bilim, ikisi de son tahlilde kültürel komplekste oluşturulan organik ve inorganik fizikle ilgili birer üst yapı ilişkisi olarak var olmayı sürdürürler. Bu anlamda ikisi de zamandan bağımsızdırlar.
Total-Bütünsel felsefi psikoloji, olgu veya varlık temelinde deney ve gözlem aracılığıyla edinilen bilginin yanı sıra geniş varsayımları da kapsayan bir üst yapısal ilgi ve çalışma alanıdır.
Olgu veya varlık temeli ne anlama geliyor?
Kuşkusuz burada söz konusu edilen olgu ve varlık genel birer kavram olarak kullanılmaktadır. Total Bütünsel felsefi psikoloji, bu kavram içeriklerinde, inorganik olanı değil, organik olanı seçer. Başka bir deyişle, onun başlıca inceleme konusu canlı bir varlık olan, insandır. Biz insanı toplumsal ve kültürel bir varlık olarak, bu bağlamlar içinde gerçekleşen tutum ve davranışların temelindeki itici nesnel etkenlerle olan ilişkilerin anlaşılmasında temel bir veri olarak görüyoruz. İnsana nerden bakarsak bakalım, kültürel boyut her zaman daha fazla göze çarpan yüzüyle bize görünür. Onun yaratıcı yeteneğinin entelektüel ve maddi girdileri, biçimi ve düzeyi ne olursa olsun o kültürün doku aralarına sızar. Toplumsal düzenin bu duruma karşı direnci yalnızca sınırlandırıcı bir rol oynar; onu ortadan kaldıramaz. Tersine, kültürel dokuyu besleyen ve dokuyla uyuşan her çaba sonuçta bu sınırlandırmaları aşar ve toplumsal düzenin biçimini bozar. Öyle ki toplumsal düzenin biçimini de, egemen ilişkileri devam ettiren kurumları da ortadan kaldırabilirKültürel siyasallaşma diye tanımladığımız aşama, budur. Birey bütün kusurlarına rağmen, bu siyasallaşma aşamasında onu harekete geçiren olgu ve ilişkilerin yetkin derecedeki bir öznesi, pratik bir aktörü durumundadır. Varlığın olgu ile ilişkisi ve sonuçta olgu üzerindeki hakimiyeti böyle bir süreç izler. Diğer canlılarda, homonidlerde ve maymunlar sınıfında böyle bir sürecin tarihinin olup olmadığını ortaya koyan  bir deneyime henüz rastlanmamıştır.  Böyle bir tarih halihazırda insana özgüdür. İncelememizin başından beri insanı kültürel bir varlık olarak, doğal varlıktan ayırmamızın nedeni, budur. İnsanın insanlaşmasının temelinde bu gerçeklik, bu tarih, yani kültür, başka bir deyişle, bilinçli amaçlı faaliyet sürekli belirleyici bir rol oynamıştır. Varlık ve olgu burada hem karşı karşıya gelirler, hem de bütünleşirler. Varlık, insanı; olgu, kültürü ifade eder; ikisi birlikte bütün içinde kaynaşarak toplumsal bir nitelik kazanırlar.
Genel yaklaşıma göre insanın davranış ve ilişkilerini, onun diğer insanlarla olan alışveriş ve etkileşimlerini sosyoloji kadar Anthropoloji de  inceleme konusu yapar. Bu iki bilim alanından özellikle anthropoloji, kültürel olguya eğilmeden insana ve topluma dair bir tek söz bile söyleyemez. Bu bilimin temel araştırma konusu, kültürdür. Öte yandan, psikoloji, bireyin içinde yaşadığı kültürü ve toplumsal ilişkileri gözetmeden birey ve toplumun genel nevrozlerına-davranışlarına dair hiçbir çözümleme yapamaz. İşte çok da merak edilen Total-Bütünsel Psikolojinin ayırt edici yanı, bu bakış açısıdır: Total-Bütünsel Psikoloji; olgu ve varlık üzerine olan çalışmalarında başta tıp bilimi olmak üzere bütün doğal ve sosyal bilimlerle tutarlı bir ilişki ve işbirliği içinde çalışır.
Bireyin, grupların, sınıfların varlık ve yaşam alanı toplumdur ve bunların her birinin üstlendiği roller ve sahip oldukları ruhlar farklıdır. Roma ruhunu anlayabilmek için, onun tarihini bilmek gerekir. Greekler’deki aydınlanma dehasını anlamak için de bu bilgi gereklidir. Tarihe başvurmadan Rönesansı ve beraberinde kızışan şiddetli sosyal hareketlerin karakterini anlamak olanaksızdır. Özellikle psikoloji tarihin bu çok yönlülüğünü göz önünde bulundurmadan kendi alanında sağlıklı bir çözümleme yapamaz.
O halde bu kapsamda tarih felsefesiyle total-bütünsel psikolojinin ilişkisi ne olmalıdır? Total bütünsel psikolojinin tarih felsefesi nedir ve niçin var olmalıdır? Psikolojik alanda yürütülen bir çalışma için tarihsel bilgilerin ne katkısı olabilir; bunlar nasıl değerlendirilmelidir?
Bundan sonraki birkaç bölümde bu soruların kısmen yanıtlarına yer verilecektir. Son bölümlerdeyse, şimdiye kadar ele aldığımız diğer konular gibi, bu konuyla ilgili daha sistematik görüşler bulacaksınız.

18 Nisan 2015 Cumartesi

İNANCIN EPİSTEMOLOJİSİ








Prof. Dr. Nevzat Tarhan
 İSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı.
 Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü

Bilgi kuramı tartışmaları içerisinde inanç iki anlamda kullanılır. “Bir düşünceye gönülden bağlı olmak” anlamına gelen genel tanım, psikolojik yorumlar için yeterli değildir.
Bir düşünceye gönülden bağlı olanın, o düşüncenin gerçek olup olmadığına bakmadan inanmasına, inanç yerine, “mit” karşılığı olarak “inanış” demek daha doğrudur. Soyut bir kavrama, beş duyu ile algılamadan akıl yürütme ile inanmaya “inanç” demek daha doğru olacaktır.
İnsanın bağlandığı şeyin gerçekten var olup olmadığına veya ahlaken uygun olup olmadığına bakmadan inanması, zayıf bir inanışı ifade eder. Mantık yürütme sonunda onaylanıp, gönülden doğrulanan fikirler, inanca dönüştüklerinde daha kalıcı bir temel dayanağa sahip olurlar.
İnanışlar ise soyut varlığın gerçekliğinden çok, ona olan ihtiyaç nedeniyle ortaya çıkan inanma modelleridir. Aklen ve mantık yürütme sonunda oluşan çıkarımlar, bilimsel olarak onaylanmış önermeler şeklinde değerlendirilmelidir. İnandığı şeyin gerçek olup olmadığı şüphesini taşıyan kişi, iç onay olmadığı için psikolojik dinamikte beklenen sonucu elde edemez. Özgür irade ile onaylanmayan inanışlar çoğu zaman geçicidirler.
Deneyustu Gerçeklik
Görünmeyenin gerçekliği veya deneyüstü bir gerçeklik tartışmaları, pozitif bilimlerle uğraşanların son yıllardaki önemli ilgi alanlarından biridir. Önceden sınanabilen ve test edilebilen bilgiler gerçek kabul edilirken, günümüzde görünmeyen bir düzenin var olduğuna inanan bilim adamları, görünmeyeni de gerçek olarak tanımlamaya başladılar.
Evrenin sırlarını beş duyu ile açıklamak zordur. Bu sebeple insan gerçeklere farklı kanallardan ulaşmaya çalışır. Kişiyi gerçeklere götüren birinci yol, deney-gözlem/ampirik yaklaşımdır. Bu yöntem nöropsikiyatrinin ve pozitif bilimin ilgi alanına girer. İkinci yol, akıl yürütmedir. Teorik, pozitif bilim ve din biliminin, sosyal bilimler ve psikiyatrinin ilgi alanıdır. Gerçeğe götüren üçüncü yol, önsezi ve sezgilerdir ki bunlar din bilimlerinin dışında bugün nöropsikiyatrinin de ilgi alanı olmuştur. Beyin çalışması yapanlar beyin görüntüleme ve duygu ilişkisi üzerinde deneme-sınama yöntemini uygulayarak, birinci ve üçüncü yolun kesişmesini sağlamışlardır. Dördüncü yol inançtır. Gerçeğe giderken diğer üç yolla açıklanamayan noktalar için bu yöntem kullanılır. Bugün inanç, samimiyet ve niyet konularıyla nöropsikoloji de ilgilenmektedir. Görüldüğü gibi gerçeği arama çabası içerisinde olan bilim emekçileri için bütün yollar, temel bilimsel prensiplere aykırı olmadan kullanılabilmektedir.
Dini Yaşantı Nedir?
Genel bir tanımlama ile dini yaşantı, evrende görünenin dışında görünmeyen bir düzenin var olduğuna inanmak ve bu düzenle uyum içinde yaşamaya çalışmak demektir. Göremediği bir şeye inanmak insan için zordur. Çünkü insan evreni beş duyu ile algılar. Beş duyu dışındaki algılama, genellikle bilinçli algılama değildir ve özel çaba gerektirir. Dini yaşantı, böyle bir inanç üzerinde ahlaki pratikler ve psikolojik tutumların gelişmesidir.
Kutsala İnanma Nedir?
İnsanın beş duyusu dışındaki ikinci algılama mekanizması, zihinsel beyindir. Sinirbilimin önde gelen isimlerinden kognitif sinirbilimci Marsel Mesulam insan beyninin % 90’ının duygu, düşünce ve davranış işlemlediğini, beş duyu ile ilgili işlemlerin ise sadece % 10’unu kapladığını söylüyor.
Kısa adı ile zihinsel beyin (akıl) diyeceğimiz organımız, diğer canlılarda insandakinden daha farklı işlemler yapmaktadır. Mesela insan beyninin, zamanı algılayan anlamlılık kabiliyeti ve manyetik hassasiyeti olduğu tespit edilmiştir. Somut düşünce dışında soyut düşünce de üretmektedir. Amaç belirleyen, güç ve enerji programlayan bir yapıya sahiptir. Zamanlama ve sıralama yaparken, aynı zamanda arzu ve dürtüleri de seçebilmektedir. Bir günde 50-100 bin civarında düşünce üretirken, bu düşüncelere duygu ekleyerek tepki de oluşturabilir. Karar verirken sadece mantığıyla değil, sosyal ve duygusal boyutları da hesaba katarak karar vermektedir. Düşünce üretme aşamasında, sembolleri bolca kullanıp, yeni kavramlar geliştirmek de insan beyninin işidir.
Beş duyumuz yemek, içmek, barınmak ve üremek için yeterli iken; medeniyet üretmek, akıl yürütmek, muhakeme yapmak, evrene hâkim olmak, insani değerleri geliştirmek, felsefi arayış içinde olmak, kutsala inanmak bu sınırlı duyularla yeterince açıklanamaz.
İnsanın psikolojik ihtiyaçları, arzuları ve hedefleri sınırsız iken, beş duyu ile algılayabildiği ve hükmedebildiği şeyler çok sınırlıdır. Evrene hâkim olmak, sonsuza dek yaşamak, ölümün farkında olup ondan korkmamak sıradan bir insanın tipik arzularıdır. Bir yandan bu kadar geniş ve ileriye yönelik istekleri, diğer taraftan da karşılanması gereken psikolojik ihtiyaçları varken, insan bir virüse yenik düşebilir. Doğaya hâkim olmak istediği halde, tansiyonunu hatta kalp çarpıntısını bile kontrol edememesi, ironik bir gerçektir.
İşte burada zihnin, diğer canlılarda bulunan yeme, içme, barınma ve üreme gibi temel ihtiyaçların ötesinde soyut ihtiyaçları olduğunu da görebiliriz. Peki bir ihtiyaç söz konusuysa ve o ihtiyaç karşılanmazsa sonuç ne olur? Yemek ihtiyacımızı karşılayamadığımız takdirde, kan şekerimiz düşer ve hasta oluruz. Aynı şekilde duygusal ihtiyaçlarımızı gideremediğimizde de ruh sağlığımız bozulur. Korkularımızı yenemez, kendimizi güvende hissedemeyiz. İşte bu noktada insanın kutsala inanma ihtiyacı önem kazanır. Zihin cihazımız, psikolojik ihtiyaçlarımız giderilmediği takdirde korku, güçsüzlük, çaresizlik duygularıyla farklı arayışlara girebilir. Ruhsal hastalıklarda savunmasız kalan beynimizin soyut düşünce üreten yapısında da bozulmalar meydana gelir. Geçmişi ve geleceği algılayan insan, güven duygusunu korumak için belirsizliğe tahammül etmekte zorlanmaktadır.
Zihin cihazının ürettiği soyut nesneler; her şeyi bilme, sonsuz olma, adil paylaşımda bulunma, sevgiyle donanma, merhamet gösterme, mutlak yani sınırsız olma, özgür yaşama, her şeyi kontrol etme gibi soyut bilimsel sabitelerdir. Kutsala inanma da bilimsel sabite yani soyut nesneler içerisinde yer almakta ve insanın soyut düşünce dengesi içerisinde, güven sağlamasını kolaylaştırmaktadır. Diğer bir ifade ile adalet, doğruluk, güç bahşeden sınırsız bir kaynak mevcuttur. “Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, gücü sınırsız olan, beni işiten, kalbimden geçenleri duyabilen, beni benden çok bilen koruyucu bir güç var. Bu güç beni koruyor” diye düşünerek kutsal olana inanan bir insan, ruhunu zihinsel bir sığınağa yerleştirmiş olur ve dinginlik kazanır. Kutsala inanmak insana, doğada kontrol edemediği durumlarda, kendini güçsüz ve yetersiz hissettiği anlarda güven ve teselli verir. Dinin teselli etme gücü de burada devreye girer.
Aynı zamanda dinin hayata anlam katma gücü, ölüme çözüm üretebilme durumu ile eş değerdir. Varoluşunun farkında olan ve öleceğini bilen tek canlı, insandır. Ölüm korkusu insan davranışlarını belirleyen bir korkudur. Öldükten sonra yok olacağını düşünen kişi, aynı zamanda tesadüfen var olduğuna da inanan kişidir. Bu düşüncedeki bir kimse, sahip olduklarını kaybetme korkusu yaşar. Yaratıcı’ya inanmıyorsa hesap verme duygusunu da taşımaz ve sonuçta bencilleşir. “Dünyaya bir defa geldim ve hayat geçici, her şey boş” diyerek kazanımlarını çılgınca tüketmeye yönelir. Hayatı anlamsız gören kişinin yaşamak için sebebi kalmadığında, toplumsal katılıma sırtını döner.
Semavi İdealar
Din ve özgürlükle ilgili konular bazen akla şu soruların gelmesine sebep olur: Bir insan kendisini hem özgür, hem de yaratıcının varlığına teslim olmuş hissedebilir mi? Ölümsüz olduğunu düşünerek plan yapması mümkün müdür? Doğanın özel bir tasarım sonucu oluştuğuna inanan bir kişinin davranışları nasıl şekillenir? Emmanuel Kant, somut bilgi oluşmasa da bir dizi nesnenin gerçekten var olduğuna inanmayı zihinsel bir fenomen olarak tanımlamıştır. Kant, bu durumun dokunamadığımız ve göremediğimiz demir bir cismin, manyetik kapasitesi gibi olduğunu ve bu kapasitenin de bizim değişik tutumlarımız ve eğilimlerimizi belirlediğini söyler. Demir nesnenin manyetik kapasitesini somut olarak tanımlayamasak da etkilerini hayatımızın her alanında görünür şekilde açıklayabiliriz. Emmanuel Kant’ın bu açıklaması ahlaki yaşantımızla, “zihinsel fenomenler” ve “akli idealar” arasındaki ilişkiyi açıklama çabasıdır.
Tüm nesneler, kendilerinden daha geniş ve soyut nesneler evreninde yüzerler. Somut nesneler anlamlarını soyut evrende kazanırlar. Maddenin mana boyutu semavi ve soyut olan evren boyutudur. İyilik, güzellik, anlamlılık, eşitlik, sonsuzluk, sevmek, adil davranmak, faydalı olmak, merhametli olmak gibi soyut idealar ve kavramlar, somut evrenle birlikte olursa anlam kazanırlar.
Maddenin arka planı, onun anlam boyutudur. Soyut kavramlar somut olgulara anlam katar. Bildiğimiz her şeyi, her cismi soyut kavramlarla oluştururuz. Soyut ve sembolik düşünce, her şeyin gerçek “doğası”nı ortaya çıkarır.
Somut nesnelerle ilgili duygusal tutumlarımız, örneğin sevmek, nefret etmek, benimsemek, istemek veya reddetmek, hepsi soyut kavramlardır. Zihnimizin bu soyut kavramlarla belirlenebilmesi insanlık durumunun temel gerçeklerinden biridir. Somut yani maddesel evrenle, soyut diye adlandırdığımız anlamsal evren arasındaki dengeyi fark eden ve korumaya çalışan insan hakikate ulaşacaktır. Somut evren bitkisel ve hayvansal düzey evrenidir. Soyut evren insani boyuttaki evrendir.
Seküler Hümanizm ve Semavi Öğreti Farkı
Darwin ve Freud’a göre insan ile böcek aynıdır. Bu düşünceye göre insan tesadüfen var olan, içgüdüleri ile hareket eden, yemekten ve üremekten başka amacı olmayan; bencil, çıkarı peşinde koşan, güçlü olursa yaşayabilen bir varlıktır. Bu görüş, öldükten sonra yok olan, kimseye hesap verme mecburiyeti taşımayan, sevgi ile cinselliği eş değer şekilde yaşayan, sorumsuz, özgür ve bağımsız, arzuları peşinde koşan insan modelini savunmaktadır. Seküler hümanizmin felsefesini oluşturan bu düşünceler kulağa hoş gelse de insanın çıkarına ne derece uygun olduğu, bugün modernizmin deneyerek gördüğü bir gerçektir.
Semavi öğretilere göre ise insanı insan yapan unsur, yüce ve kutsal bir amaç uğruna yaşaması ve taşıdığı anlamdır. Nasıl ki kitabı kitap yapan mürekkep ve kâğıt değil de içindeki mana, bilgi ve geleceği aydınlatabilme kapasitesi ise, insanın değeri de onun gayesinde gizlidir. Evreni bir kitap gibi düşündüğümüzde, pozitif bilimler kitabın mürekkep ve kâğıdı ile ilgilenirken, semavi bilgiler de kitabın anlamını ifade etmektedir. Tanrı ise evreni yoktan var eden, her şeye gücü yeten, sonsuz ilim ve güç, sınırsız irade ve hikmet sahibi, mutlak hayat verici, düzenleyici ve dengeleyici, madde ve zaman boyutuna dahil edilemeyen kutsal bir bilinçtir. Tanrı’nın sıfatları konusunda farklı değerlendirmeler, dinleri ortaya çıkarır. Böyle bir Tanrı, insanı çok özel ve kendisine muhatap olacak şekilde yaratmıştır. Antika bir eserin kıymeti demirciler çarşısında bir lira ise, antikacılar çarşısında bin liradır. O eseri kıymetli kılan şey, aidiyeti ve taşıdığı semantik, anlamsal değeridir. İşte insanı da kıymetli kılan evrenin yaratıcısıyla olan bağı, mensubiyeti ve taşıdığı anlam boyutudur. Değer, değerli olandan gelir. Yaratıcının öngördüğü erdemler insani bilgilere paralel olduğunda, insan “eşref-i mahlûkat” yani yaratıkların en şereflisi konumuna çıkabilir. Bunun da bir karşılığı vardır; kul olduğunu bilmek itaat çabası içinde olmaktır. İnsan özgürdür ama evrenin kuralları ve kendi özgürlüğü arasındaki sınırı bilmekle sınavdan geçirilmektedir. Bu sebeple “Kendini bilmek, Rabbini bilmektir” ifadesi Kuran felsefesinin temelini açıklayan ifadelerdendir.
Tapınmaya Değer Olmak
Eflâtun, evrenin işleyişinde dünyada var olan güzelliklerin soyut güzellik fikrine (idea) ulaşmak için basamak olarak kullanıldığını söyler. İnsan güzelliğe ulaşma yolculuğunda çeşitli formlara “güzel” der. Böylece doğru formlardan doğru eylemlere yönelir. Doğru eylemlerden doğru fikirlere, doğru fikirlerden doğru güzelliğe ulaşır. Sonunda güzelliğin özünün ne olduğunu anlar. Hatta bunun için hayali güzelliğe aşık olanlara, platonik aşık denilmiştir. Eflâtuncu bakış, evrenin manevi yapısı ile ilâhi düzenin tapınmaya değer olduğu kanısını taşımaktadır.
Günümüzde tapınmaya değer bir düzenin inkar edilmesi sonucu Tanrı’sı olmayan kiliseleri görmekteyiz. Böyle bir düşünce, dünyevi dini akımları ve evrendeki düzenin kutsanması sonucunu doğurmaktadır. 19. ve 20. yüzyıl bilim çevreleri, bilime, onu dinin yerine koymaya varacak kadar kutsallık atfetmişlerdir.
“Oradaki Bir şey” Hissi
Görünmeyen gerçeklik veya deneyüstü gerçeklik olarak tanımlanan bir gerçeklik, insanın “oradaki bir şey” sezgisi ile ilgilidir. Bilimsel olarak çok tanrı olabileceği ispatlana-madığına göre “oradaki bir şey” hissi insanı bir yaratıcısının olması gerektiğine inandırmaktadır. Hayal edilemeyecek kadar uzak ve tanımlanamasa da dini kavramlarla anlaşılabilen bir gerçeklikten söz edilmektedir.
Örneğin güneş, madde ile enerji dengesinde görünen bir nesnedir. Allah da enerji ve soyut nesne şeklinde tarif edilebilir. Yaratıcı, sıfatları ile bizim yanımızda, içimizde olmasına rağmen, bizim ona dokunamadığımız düşüncesi, Kuran öğretisindeki tevhid inancı ile örtüşmektedir. Bu noktada son dönem İslam bilginlerinden Nursi’nin, Allah’ın 99 ismi ve bu isimlerin tanımladığı sıfatları ile Allah’ı her an hissedebileceğimizi söylediği kelami görüşü, evrenin sırlarını açıklayıcı bir görüş olarak önem taşımaktadır.
İnsandaki Gerçeklik Algısı Değişebilir mi?
Son yıllarda sıkça kullanılan “mistik deneyim” tanımı, teknik olarak kısa süreli yaşantılar için kullanılır. Temelde bir insanın birkaç saat süren kendinden geçme halidir. Mistik deneyim esnasında bazı kişiler kişilik sınırlarının ortadan kalktığını, bütün isteklerinin karşılandığını, ihtiyaçlarının giderildiğini hisseder tarzda bir ruh hali içindedirler. Bazı kişiler ise halüsinasyonlar görebilirler. “Yeniden doğmuş gibiyim, ebedi ve ezeli güç tarafından kuşatıldığımı hissediyorum. Onun oradaki varlığından şüphe etmem, kendi varlığını etmekten daha güçtü. Onun gerçekliği benimkinden daha baskındı. Ruhum o güçle mükemmel bir uyum içinde. Yıldızların dışına çıkmış gibiyim; dünyanın bütün güzelliğini, aşkı, hüznü, ayartılmışlığı duyumsuyorum. Bir tecelli yaşıyorum; parlak ışık gördüm, bana ‘gel’ diyor, ‘beni sev’ diyor. Duvarın içinden birisi geldi ve bana dokundu; böyle-ce içimde bir heyecan oluştu. Karartı gördüm” gibi beş duyu ile ilgili algılamalar mistik deneyimi ifade eden sözlerdir.
Kişi, hallusinatuar yaşantıyı tanrısal varlığın ifşası olarak yorumluyordu. Korkunç, tarif edilemez varlıklar tarafından kuşatılmak, kötü his uyanması, takip edilme ve büyüsel varlıklar tarafından yönetilme hissi, aklını okuyan kişilerin varlığı düşüncesi, hepsi pozitif ya da negatif etkili halüsinasyon veya illüzyonlardır.
Bu alanda araştırma yapanlar içerisinde eski görüşü savunanların fikri, bu mistik deneyimlerin organik temeli olmadığı yönündeydi. Cenevre’de Profesör Flournoy, istem dışı yazı yazma yeteneğine sahip bir arkadaşının söylediklerini şöyle aktarıyordu: “Ne zaman otomatik olarak yazı yazmaya başlasam, bunun bilinçaltından kaynaklanmadığını hissederim. Bedenim dışında yabancı bir varlığın farkına varırım. Bu izlenimi tanımlamak çok güç ama öylesine belirgin ki tam yerini bile işaret edebilirim.” Peki bütün bu yaşantılar nesnelleştirilmiş ve dışsallaştırılmış fikirler miydi yoksa görünmeyen gerçeklik tarafından algılarımızın değiştirilmesini mi ifade ediyordu? Bu soruya bilimsel prensipler çerçevesinde evet veya hayır cevabı vermek çok güçtür. Ancak materyalist bakış bunların beyinsel bir fenomen olduğunu söylerken, ilahi perspektifin görüşü, beyinsel bir fenomen de olsa ilahi iradenin dışına çıkamayacağı eksenindedir.

http://www.nevzattarhan.com/

17 Nisan 2015 Cuma

HUMANİZMA/ Esra AKMAN (Muş Alparslan Universitesi)


" Entelektüel ve sanatsal zenginliği olmayan bir gelişme düzeyinde insanı aramak, sonu olmayan boşuna bir uğraştır. Entelektüel alanda insan bir yandan kendisiyle ve içinde bulunduğu dünya ile bilinçli bir ilişki kurarken, diğer yandan sanatta insan her zaman kendi özüne ilişkin parıltıları bulmaya çalışmıştır. Hakikat bu iki esnek çabanın sürekli ifadesinden başka bir şey değildir."
 Ahmed Kaymak




Esra AKMAN  


Giriş

Uygarlık genel bir gelişme düzeyini ifade eder. Tarih uygarlığı bu genel kategori içinde ele alırken onu özel gelişme alanlarından soyutlamaz. Tersine çoğu zaman uygarlığın genel bir insanlık durumunu açıklamak olmadığı da söylenebilir. Aynı çağlarda dünyanın değişik yerlerinde ve bölgelerinde birbirlerine yakın gelişme düzeyinde farklı uygarlıklar olabileceği gibi, yine aynı  çağlarda başka yerlerde ve bölgelerde bunlardan ya daha çok geri ya da daha çok ileri düzeyde olan uygarlıklar da olabilir. Biri bir zaman uygarken, diğeri o zaman barbar bir yaşam düzeyini ve insanlık durumunu temsil edebilir. Eldeki tarihi bulgulara göre Sümer dönemi bir uygarlığın varlığını gösterirken, Mısır uygarlığı başka bir uygarlığın varlığına işaret ediyor. Çin ve Greek uygarlıkları, Maya ve Aztek uygarlıkları diye adlandırılan gerçekler de var. Böylece uygarlık kavrayışı yeryüzünde tüm bir insanlık durumunu ve gelişme düzeyini değil, sınırlı alanlarda, birbirinden oldukça uzak ve kopuk,  kültürel ve politik bakımdan uzun süre istikrarlı bir birlik ve düzen içinde yaşayan toplumları kapsıyor, kapsamalıdır. Olgunun bu kapsamda ele alınması, uygarlığı homojen bir tanım olarak değil, heterojen bir bütün olarak göstermek içindir. Son olarak uygarlık, bütün insanlığın katkısıyla gerçekleşen belli bir gelişme düzeyi olarak içinde bütün insanlığın geçmiş mirasını barındıran toplam-total- bir görünüştür.

Amaç

Araştırma ödevi olarak ele aldığımız Humanizma konusuna yukardaki bakış açısı ile yaklaşacağız. Bu yaklaşım, Humanizmanın entelektüel, felsefi, kültürel ve sanatsal ruhuyla da tam bir tutarlılık içermektedir. Bu ruh, insanlığın derin tarihinin ve çabasının ürünü olan mirasa sahip çıkmak ve onun donanımıyla kendini bugünkünden daha özgür ve güçlü bir geleceğe hazırlamaktır. Burada artık söylenebilir ki, humanizma, kültürel, sanatsal ve toplumsal bir düşünce ve hareket tarzı olarak bir insanlık sentezi amaçlamaktadır. Ortaya çıktığı günden bu yana insanlığın ilgili olduğu her alanı etkileyen bu bütüncü düşünce ve hareket tarzı hakkında, sınırlı bir çerçeve içinde de olsa, bir ufuk açmayı gerekli görüyoruz.      

I- Hümanizmanın Çıkışı ve Koşullar
Batı dünyasında yüzyıllarca süren Kilise ve Skolastik’in hakimiyeti özellikle bilginin, sanatın ve edebiyatın tıkanmasında sistematik bir rol oynamıştı. Adı geçen bu alanlar kültürel boyutlu olduğu kadar ruhsal boyutları olan insan etkinliğinin çeşitliliğini ve zenginliğini ortaya çıkartan alanlardır. Bu alanlar tıkandığında kültür donar, toplumun ruhsal yapısı üretken enerji ve ahenkten yoksun kalır.Toplumsal düzenin bütün mekanizmaları üzerinde katı bir güç oluşturan Klise bilimi, sanatı ve edebiyatı kendi doğmaları için tehlikeli buluyordu. Bilim ve sanat insan doğasının ve onun ruhsal-zihinsel potansiyelinin derinliklerindeki ilişkileri açığa çıkartma uğraşında doğmalara itibar etmeyen nitelikleriyle egemen çevreleri hep tedirgin etmişti. Orta Çağ Avrupası’nda egemen Skolastik düşüncenin ve Klise iktidarının bilime, sanata ve edebiyata  karşı düşmanca blokuna  karşı Humanizm  on ikinci yüz yılda belirleyici yarıklar açan bir tepki olarak doğdu ve on üç-on dördüncü yüzyıllarda ete kemiğe bürünerek toplumsal ve kültürel bir harekete dönüştü. Humanizmin bilimsel, kültürel ve sanatsal bağlamı içinde pekişen idealler yeni bir çağ başlatan Rönesans hareketinin fikri ve ruhi yankısı olarak siyasal bir nitelik kazanması Ortaçağ ve Skolastik kurumların sonunu getirdi. Rönesans bir aydınlanma çağı olarak düşünsel ve ruhsal gücünü nasıl humanizmin ideallerinden aldıysa, Avrupa kıtasının yeniden şekillenmesinde gerekli olan siyasi cesareti de ona borçludur.

Bilim, sanat ve edebiyatın insanlık tarihi üzerindeki etki gücünü kavramak için Humanizm’in oynadığı rolü görmek yeterlidir.

II- Humanizmin Tarihsel Gelişimi
Humanizm hareketi başlangıçta kendini sanat ve edebiyat bağlamı içinde yansıtsa da, onun araştırma yöntemi bakımından bir bilim, yeni bir üslup yaratma iddiasında olan bir sanat anlayışı, görünümde sistematik bir felsefi akım ve nihayet yerleşik toplumsal ve kültürel kurumlara başkaldırı çağrısı yapan siyasal bir hareket olmadığı söylenebilir. Öyle de olsa Humanizm’in daha sonraları bu alanları derinden etkileyen büyük bir rol oynadığı tartışma götürmez. 12. Yüzyıl’ın ilk yarısında belirtileri görülebilecek bu akımın yine aynı yüzyıl içindeki kimi aydın ve sanatçının skolostiğin boğucu havasını dağıtmaya yönelik çabaları toplumun hapsedilen ruhsal ve zihinsel özgürlüğüne duyulan şiddetli isteğin karşılanmasını ifade ediyor. Bu isteğin kökleri daha öncelere dayansa da Dante’nin dönemin dinsel, kültürel ve kurumsal yapısını yeni bir üslupla eleştiren girişimi Humanizm akımı tarihinde öncü bir adım olarak gösterilmektedir.(1) Dante bu girişimi yalnızca “İlahi Komedia” adlı eseriyle yapmaz. Onun o zamanki toplumsal ve siyasal sorunlarla doğrudan ilgili olduğu ve kurulu düzenle uyuşmadığı da görülüyor. Aynı şekilde Petrarca ve Boccacio bu girişimin ateşli yandaşları olarak Humanizmin bir hareket olmasında önemli bir rol oynuyorlar. Her hareket veya akımın bir felsefi dayanağının olması zorunludur. Humanizmin felsefi ilkelerinin de Petrarca ve Boccacoi’nun(2) çabalarıyla toplumda uyandırılan yoğun ilgi ve destekle giderek bir bütünlük kazandığı anlaşılıyor.

III- Humanizma Felsefesi
Rönesans’ın ruhsal ve zihinsel mayası olan Humanzima’nın ufku ileriye değil geriye doğru açılır. İlerici dönüşüm ve ilerlemelere bu kadar derinden etki eden humanizmin bu tarz tavrına ve “ufku”na şaşmamalı. Bu güne olan tepki bir gelecek isteği ve tasavvuruna, geçmişin mirasını göz ardı etmeyen bir ufka dayanmadan güç kazanamaz. Özellikle toplumun ruhsal dokusu yaşanan zamanın istek ve tutkularını yönlendirmede özel bir rol oynarlar. Bu ruhta geçmişin solmayan motifleri her an yeniden canlanıp çiçeklenmek için toplumsal zeminde bir yarık arama eğilimindedir. İnsanlar farkında olmasalar da geçmişin bu ruhu hep uyanıktır ve geçmişin kayıp sesi bir şekilde zihinlerde uğuldamaya devam eder. Yaşayan sanat bu ruhun sezgisine hep ihtiyaç duyar; bu sesin yankısına kulak vermeyi yeni ilhamlar için kamçılayıcı bulur. Zamanın sanatçıları önlerinde var olan koskocaman bir gelecek tasavvur ederlerken, geçmişe duyulan bir özlem ve istekten değil; geçmişin zengin mirasını şimdiki zamanın ideallerine ilham verici kuvvetli bir maya olarak katma isteğine göre tutumlarını ortaya koymuşlardır. Humanizma ile ilgili bir değerlendirmesinde Sabahattin Eyuboğlu, Sanat alanında hümanizmayı eskiye dönmek değil, eskiyi yeni yapmaktır. İnsanlığın daima geriden hız alarak ileri gittiğini ve köksüz medeniyet olmadığını” vurgular.(3) Sanatçılar geçmişin uğultusunu duymadan, bugünün coşkusunu yaşamadan ve tasavvurlarındaki geleceğin dünyasında bir çığlık olarak yankılanmadan amaçlarına ulaşamayacaklarının farkındadırlar.

Humanizma’nın ufku ve temel vurgusu bu bakımdan geçmişin barındırdığı zenginliğe dönüktür ve bu yüzden geçmişin bu yönüne hep işaret etmektedir. Dante, Petrarca ve Boccacio gibi öncüler de Latin’in köklerinde bulunan bu cevheri alıp yeniden işlemenin ruhsal ve entelektüel bir yeniden doğuşu canlandırabileceğine dikkat çekiyorlardı. Haklıydılar da: Rönesans gibi bir çağın, büyük bir tarihsel momentin, Eski Avrupa kıtasını baştan başa dönüştüren ard arda patlayan büyük devrimlerin mayası oldu bu görüşler. Felsefe, sanat ve edebiyat canlandı. Geçmişin ve zamanın tortusu altında kalan Homeroslar, Sophoklesler, Saphholar, Aristophanesler gün yüzüne çıkarıldılar.

IV- Humanizma’nın Anlamı
Dönemlerin kültürel ve toplumsal boyutlarının tanımlanması, genellikle sonradan o dönemleri incelemeye girişmiş olan konu ve alan uzmanlarının, bilim adamları ve aydınların keyfiyetleri dahilindedir. Bu keyfiyet objektif olguyla sıkı bir sadakat ve bağlılık içinde olmak zorundadır. Felsefede kavram kargaşalığının bilime oranla fazla oluşu kısmen bu keyfiyete tanınan ayrıcalıktan kaynaklanıyor. Humanizma bir dönemin tanımlanmasına aracı bir kavram olarak bu anlamda çok fazla yanlış ve karmaşık içeriklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Humanities, Latincede “Homo” kökünden türetilmiş bir isimdir ve “İnsan” demektir. Humanities bundan türetilen daha kapsayıcı bir isimdir: “İnsanlık” anlamına gelmektedir. Bu yüzden Humanizma’ya karşılık olarak Türkçe’ye bunu “İnsancılık” şeklinde çevirip okuyanlar yaygındır. Bu yanlış okumadan dolayı, Humanizma’yı “ insancılık”, “İnsancıllık”, ve daha yaygın olarak “İnsan Sevgisi” olarak anlayanlar çoğunluktadır. Oysa Humanizma’nın böyle bir anlamı yoktur. Başlangıçta ulusal nitelikler ağır bassa da Humanizma’nın evrensel bir anlam da kazanması bilgi, bilim ve sanatın insanlığın ortak mirası olduğu gerçeğinin kavranmasıyla olanaklı olmuştur. Giderek birey, toplum ve düzen ayrımlarının tohumları da bu kapsam içinde ifadesini bulan ilkelere yayılmıştır.. Ruhu aydınlanmış özgür bireyler olmadan, özgür bir toplum olamaz. Birey, toplumun oluşturucu aklı ve benliğidir. Bu yönüyle dinamik ve etkin bir yapı taşıdır.

 Klise ve skolastik bireyin bu niteliklerini göz ardı ediyor ve şiddetle basırıyordu. Yüzyıllar süren Skolastiğin hakim düşüncesine göre birey bir araçtı. Onun yerleşik düzenin buyruklarına itiraz etmeye, onları sorgulamaya yetkisi yoktu. Herkes tanrının yeryüzündeki tartışılmaz sözcüsü ve aracısı olan kilisenin hizmetkârıydı. Bireyin hiçbir yaratıcı potansiyeline imkân tanınmıyordu. Böylesine sert ve baskı altındaki bireyin itirazı, sözü edilen katı doğmatizmlerin tersineydi: Tanrı ve Klise değil, insan her şeyin merkezidir. İnsan etkin bir varlıktır ve yazgısı kendi elindedir. İlk günah doğmatizmiyle insanın benliği aşağılanmakla kalmamış, onun hep iyiye doğru işleyen bireysel yaratıcılığına ve verimliliğine zincir vurulmuştu. Humanizma aşağılanan, yaratıcı benliği doğmalarla kösteklenen insanı bütün etkin nitelikleriyle birlikte yüceltmeyi ve özgürleşmesini esas alıyordu.
 Bu yeni görüş ve tavır biçimine aynı zamanda yeni felsefi harekete o dönemi ele alan konu uzmanları ya da tarihçiler bir ad verme gereksinimiyle Cicero’ya ait olan HUMANİTAS terimini kullanmışlardır. Bu uzman kişilerin ilki, Bruni’dir.

V- Humanizma ve Diğer Felsefeler
Her tutarlı ve insan odaklı felsefenin insanların aktüel yaşayışlarına, ilişkilerine, düşünce ve görüşlerine az çok yansıması ve benimsenmesi olağandır. Öyle ki daha önce var olan felsefe sistemlerini içinde barındıran damarları tutmakla birlikte, böyle felsefi bir sistem daha sonra ortaya çıkacak felsefi sistemlere kendinden de bir şeyler katarlar. Böyle bir mantık humanizmanın temel bir ilkesidir de. Görüldüğü gibi yaşam humanizmanın bu temel ilkesini reddetmeği gibi, diğer ilkelerini de günümüzde var olan felsefi sistemler içinde benimsemiştir. Denebilir ki, humanizmden etkilenmemiş hiçbir felsefi sistem yoktur. Ayrıca kültürden sanata bu etki aynı derecelerde görülmektedir. Kimi insan bilimleri, örneğin ve özellikle Birey Psikolojisi ekolu Humanist bir çerçeveden insanı ve ruhsal sorunları ele almaya oldukça itina gösteriyor(4). Etik, ideolojik ve politik bakımdan humanist etkinin gücü de tartışılmayacak kadar büyük olmuştur. Çağımızda etkin bir politik akım olan Marksist insan görüşü, yine çok rahat bir biçimde bu çerçevede Humanist felsefeyle yakınlık içindedir(5). Fransız devriminin başlıca şiarlarıysa şöyleydi: Eşitlik, Kardeşlik, Özgürlük! Benimsenen bir felsefi sistem yaşamın her alanına sızacağı gibi insanların ideallerine uzun süre yön gösteren bir rehber rolü de oynayabilir.

Humanizmanın diğer felsefelerden ayırd edici yanı, onun uzun yüz yıllar insanlar tarafından benimsenen ilkeleri korumasıdır. Neredeyse bin yıllık bir tarihi var, hiç bir felsefe bu kadar uzun zaman kendini sınatma imkanı bulmamıştır.

VI- Humanizm Milliyetçilik ve Evrensellik
Humanizmanın temel ilkelerinden biri öze dönmektir. İnsanın kendi özüne dönmesi anlamında… Burada insan ve özün aynı anlamda kullanıldığını biliyoruz. Yeryüzünde insanın kendine mutlaka yer bulabileceğine, yazgısına yön verebileceğine özel bir dikkat çeken humanistler, bu görüşleriyle herhangi bir ırk, renk, cins ve coğrafya ayrımı yapmıyor. İnsanı bütün olarak ele almasıyla toplumsal olduğu kadar evrensel bir ilgiye işaret ediyor.

Öte yandan toplumu oluşturan etkin bir yapı taşı olan bireye dikkat çekmesiyle, topluma karşı bireyi ön plana çıkarttığı anlamı çıkarılmamalıdır. İnsan ve toplum her şeyden önce kültürel varlıklardır ve bütünün içinde bir birliktirler. Biri olmadan diğeri olmaz. Bu bağımlılık karşılıklıdır; bir tür işbirliği ilişkisidir. Bireyler arasındaki ilişkilerde de durum böyledir. Aşkta, evlilikte, dostlukta bu ilişki toplumsal işbirliğinin birer biçimi olarak var olur. Kısacası birey tek başına, tek kutuplu bir dünya değil. Kendi dışındaki insanlarla, toplumla kuvvetli bir çekim halinde bir birlik ilişkisi içinde yaşar; birbirlerini böylece tamamlar ve bütünlerler. Özgürlük bu ilişkinin kavranmasında ve bir tavra dönüşmesindedir. Bu kavrayış ve tavır özgürlüğün insanlar arasında bir ayrıcalık gözetmediğini bize anımsatır. Birey özgür olmadan toplumun özgür olması söz konusu değildir; ya da tersine, özgür olmayan bir toplumda bireyin özgürlüğünden söz edilemez. Humanizma bu anlamda bireyin özgürlüğüne ve özerkliğine, bireyin iradesine, onun yaratıcı etkin potansiyeline büyük değer verir.
İnsanlık da homojen değildir; binlerce genetik, jenerik ve etnik topluluktan oluşmaktadır. Birey ve toplum nerede olursa olsun ve hangi topluluğa ait olursa olsun özünde bu insanlık bütünlüğü içindeki hayati parçalardır. Humanizma, bu çoklu realitede bireyi ve toplumu birbirinden kopartıp karşıtlaştırmadığı gibi insanlığı oluşturan diğer toplumlarla karşıtlaştırmayı da akıl dışı saymaktadır. Birey özgürlüğünü korumalıdır, ait olduğu toplumun bağımsızlığını koruması da bu özgürlüğün etiğidir; birey hem kendi özgürlüğünü hem de ait olduğu toplumun bağımsızlığını savunma gibi bir sorumluluğa da sahiptir. Aynı şekilde başka bireylerin özgürlüğünü ve o bireylerin ait oldukları toplumların bağımsızlığını da en az kendisininki kadar içtenlikle savunmalıdır. Böylece her insan kendini evinde nasıl mutlu ve güvende hissedebiliyorsa, bir başka ülkede ve toplumda kendini kendi evindeymiş(6) gibi öyle mutlu ve güvende hissedecektir. Bu görüşe göre humanistlerin, milliyetçiliği ve evrenselliği en geniş düzeyde kaynaştırma çabalarıyla, diğer felsefi akımların temsilcilerine göre, çok ileri bir ufku ortaya koyduklarını anlıyoruz: Milletini seveceksin ama başka milletlerin bir parçası olduğunu da unutmayacaksın. Kendin kadar komşunu da seveceksin. Sevgi içe değil dışa dönüktür, insana, doğaya ve topluma dönük olarak gerçekleşir. Humanizmde sevgi, etik bir anlam içermektedir, özgürlük gibi…Sevgi ve özgürlük bir bireye, bir topluma özgü statik kavramlar ve yönelmeler değil, evrenseldirler.

VII- Humanizma ve Sanat
İnsana yakın olan her felsefi sistem insanın özgürlüğüne, hayat içindeki rolüne ve var olmanın anlamına dikkat çekmek için kendini her alanda ifade edebilme araç ve olanaklarından da yararlanır. Humanizma çıkışını başta sanatla yapmıştır. Bu felsefi görüş insana bakışını ve tavrını etkili bir biçimde ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda bireyin zihinsel ve duygusal derinliğinin açığa çıkarılması anlamında etkili bir köprü olma işlevini de üstlenmiş olur. Sanat insanlığın en eski ifade biçimlerinden biridir. Eylemsiz doğaya, doğanın bir ürünü olan insanın ilk eylemidir, ilk müdahalesidir diyebiliriz. Humanizmanın öncelikle sanat araçlarına ve sanatsal ürünlere dayanarak kendini ortaya koyması, onun felsefesinin ruhuyla tam bir tutarlılık göstermektedir. Sanat insanlık geçmişinin kültürel bir mirası olarak evrensel ruhu içinde barındıran ve yansıtan bireysel etkinliklerin başında geliyor. İşte humanizmanın öncülerinin yaptığı da bu ruha sanat yoluyla ulaşmak olmuştur. Bu ruh sadece insanın psişik bağlamlarını değil, zihinsel ve entelektüel dehasını yoğuran nitelikleri de yansıtıyor. Geçmiş bize sanat üzerinden seslenen ve kendini duyuran, gizlide kalmış hayatı açıklamamıza imkan sağlayan evrensel bir dildir. Onun hangi etnik topluluğun, hangi bireyin konuştuğu dilden, ifade biçiminden ve kültür ortamından çıktığı önemsizdir.

Humanist öncüler geçmişin sanatsal ve entelektüel ürünlerine ulaşma çabasında özel, kendine münhasır bir ırk, bir dil, bir ruh ve zihin bulma beklentisi içinde hareket etmediler. Bundandır ki, humanist felsefi dalga başta ortaya çıktığı kıta Avrupası’nda ve sonradan bütün dünya kültürlerine hızla yayılma imkanı bulmayı başardı. Bu dalga etkisi toplumların sanat ve edebiyat ürünlerinde yeni insanın hayata bakış tarzını ve tavrını kökten değiştirdi. Çinliler, Homerosu, Hesodios’u, Aristophanes ve Sophokles’i; Avrupalılar, Konfiçyus’u, Zerdüşt’ü(7), Budha’yı keşfedip bağrılarına bastılar.


VIII- Türkiye’de Humanizm/Umanizm/Ümanizm
Türkiye’de Humanizma’nın başlangıçta pek iyi kavrandığı söylenemez. Bunu  pek doğru tercüme edilmeyen tercümesinden kolay anlıyoruz. Cumhuriyet dönemi aydınlarının bir kısmının bunu Umanizma veya Ümanizma biçiminde kavramlaştırmayı önermeleri ve bu yönde girişimleri olmuştur.(8) Umanizma, Türk aydın ve sanatçılarının aslında lingustik oyunlarından türetilmiş bir terim olmaktan başka bir anlam taşımıyor(9). Türkçe’de kullanım sıklığı bulunan “Uman”, okyanus kelimesine karşılık olarak enginliği, uzaklığı ve muazam bir genişliği ifade eder, Farsça kökenli bir sözcük olarak dönemin Türk şairlerinin sıkça kullandığı bir imgedir. Uman ve Human fonetik bakımdan benzer ve kolay bir çağrışım yapmaya uygun düşüyor. Aktüel yaşamda ve iletişim bağlamlarında pek tutulmuş bir yapma kavram olmasa da Cumhuriyet yazarları ve şairleri arasında Humanizma yerine Umanizma’yı bu anlamda kullananlar olmuştur.

Öyle de olsa Humanizma akımının Avrupa ve Dünya insanları üzerindeki büyük ve derin etkilerine karşın Osmanlı dönemi boyunca sanatçıların ve aydınların ilgisini çektiği yolunda bir belirti yoktur.
Cumhuriyet döneminin başlangıcında humanizma ile ilgili oldukları anlaşılan birkaç aydından, şair ve edebiyatçıdan söz etmek yine de mümkün. Yahya Kemal Bayatlı, Yakup Kadri Osmanoğlu(*) bunların başında gelmektedir. Nurullah Ataç (**) ve başka edipleri de bu arada anmak gerekir. Onların Humanizma’ya olan ilgisinin çok kararlı olduğunu söylemek güçtür. Bunun başlıca nedeni yeni kurulan cumhuriyetin bir yandan batılılaşma adı altında uygar ve ileri bir toplum yaratma arzusunun yanı sıra muhafaza edilmeye  çalışılan ve öne çıkartılan milliyetçilik paradoksuydu. Bir diğer neden dönemin siyasi koşulları  aydınların humanizmaya açıktan bir ilgi göstermelerine imkan vermemesiydi: Humanizma’nın işaret ettiği geçmiş ruhi ve fikri cevher Yunan kültürünün temeliydi. O dönem Yunanistan’la  oldukça fazla sorunlu olan  Türkiye’nin bu kültüre olan ilgiyi toplumsallaştırması kolay değildi. Buna karşın Atatürk’ün ölümünden sonra Humanizma’ya olan ilginin arttığını ortaya koyan önemli girişimlerin ve uygulamaların başladığı söylenebilir. Geç de olsa, II. Dünya Savaşı sonrasında Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Eski Yunan sanat ve kültürünü içeren eserlerin tercümeleri yapılabilmiştir.

IX- Türk Edebiyatında Humanizma ve Etkisi
Aydın, yazar, sanatçı ve bilim adamlarının anılan dönemden sonra Humanizma’ya ilgileri artsa da, bunun doğrudan edebiyat eserlerine bir tema olarak yansıtıldığını gösteren fazla veri yoktur. Bu belki de Humanizma felsefesinin karakteristiğinden kaynaklanan olağan bir sonuçtu. Humanizma’nın temel vurgusu geçmişin bağrında saklı duran zengin mirası, ilmi ve fikri cevheri ortaya çıkartmaktı. Türkiye’de şiir ve edebiyatta olamasa da tiyatro, müzik, resim ve mimaride, özellikle de felsefede bu boşluğun doldurulmaya çalışıldığına ilişkin hatırı sayılır gelişmeler olduğu söylenebilir.
Sonuç olarak şu da söylenebilir: Humanizma felsefi açıdan geçmişin derinliklerindeki kültürel ve sanatsal zenginliğe ulaşmaya çalışırken, Türkiye’de bu bağlam içinde kendi geçmişinin kaynaklarına yüzünü çevirmeyi gerekli gören bir anlayışa işaret ediyordu. Bir kompleks ve haset ürünü gibi düşünülse bile bu değerlendirmeler Humanizma prensipleriyle  ile elbet çelişmiyordu. Geçmiş insanlık mirasının yalnızca Yunan ve Latin kültürünün temelinde olmadığı fakat bütün insanlığın kültürel temelinde bulunabileceği savıyla Türk olan Yunus ve Mevlana’nın; Fars olan Gazali’nin, Hayyam’ın; Çinli Konfüçyüs’ün ve daha başkalarının da göz ardı edilemeyeceğine dikkat çekmek tutarlı bir tavırdı..

Bu anlayış ve değerlendirmeler bağlamında Anadolu coğrafyası potasında biçimlenmiş kültürel cevheri ortaya çıkartmak için özgün motifleri koruyarak az da olsa yapılan çalışmalar, ortaya çıkartılan eserler, yazılan edebi ürünler oldu. Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal’in ortak çalışmaları yanında, Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi ve Ala Geyik, ayrıca  Azra Erhat’ın çok yönlü derleme ve çalışmaları Türkiye’de Humanist akımın birer yansımaları olarak değerlendirilebilecek niteliktedirler.

İnsan bilimleri çerçevesinde Türkiye’de kimi humanist yaklaşımların filizlendiği de söylenebilir. Özellikle tarih ve psikoloji alanında iki temsilcinin adını anmak mümkündür. Tarih alanında Prof. Server Tanili gayretli çabalarıyla oldukça hacimli ürünler vermiştir(10). Psikoloji alanındaysa Emin Gençtan, Freud psikanalizinden farklı, A. Adler ile yakınlık kuran psikolojik yaklaşım ve çözümlemeleri birey toplum ve evrensel insan sevgisi bağlamında eserlerine parlak bir biçimde yansıtabilmiştir(11)

Sonuç
Uygarlık, sadece kültürel ve maddi gelişme düzeyini eşyalarla, giyim kuşamla, insanların yaşam biçim ve konforuyla varlaşan bir gelişme derecesi değildir; o aynı zamanda insanın hep ileriye, hep daha iyiye, mutluluğa ve özgürlüğe yönelen somut çabalarını, fikri ve entelektüel hareketlerini yansıtan  somut bir görünüştür de… Tarihsel süreç içinde bu anlamda sahneye çıkan Humanizma bugünkü uygarlığı dehasıyla, ilgisiyle, ufuk sınırlarını zorlayan fikirleriyle derinden etkilemiştir. Humanist öncülere, onların tutum ve yaşam biçimlerine, ruh hallerine ve tavırlarına ilişkin eleştiriler çokça yapılmıştır. Günümüzde farklı felsefe partilerinin doğrudan humanizmanın ruhuna olumsuz eleştiri yöneltebildikleri pek nadirdir. Ondan olmalı ki, yeni toplumsal ve politik teoriler hala mutlaka humanizmanın ilkelerinden yararlanarak felsefi argumanlarını güçlendirmek zorunda kalabiliyorlar. Temelde bir İnsan Felsefesi olan Humanizma yerel ve evrensel planda ileriye yönelen ve yatağını genişlete genişlete akan bir nehir gibi bireysel, toplumsal ve evrensel ruh ve fikir hareketlerine coşku vermeye devam ediyor. Bu nehir, insandır ve insana doğru, bir evren fethine doğru gidiyor. Humanizma bu anlamda uygarlığa bir armağandır.


Kaynaklar
1) Dante Allegari, İlahi Komedia
2) Boccaccio’nun Baş yapıt niteliğindeki eseri “Decomeron” dur. "Decomeron" Skolastik düşünceye karşı duran ilk yapıttır. Dinsel konu yerine doğrudan insanı anlatan yapıt, Doğu'dan ve Batı'dan alınmış masallar, efsaneler, öykülerle yazarın kendi gözlemlerinden oluşan bir derlemedir. "Aşk Üzgünü", "Sevda Çeken", "Su Perileri Toplantısı" gibi eserlerse yazarın gençlik çalışmaları arasında değerlendirilmektedir.
3) Sabahattin Eyuboğlu, aktaran Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Ankara.
4) Psikolojik Aktivite, Tüm Raporlar, Alfred Adler. Ayrıca aynı yazarın İnsanı Tanımak adlı yapıtına bakılabilir.
5) Estetik, İsmail Tunalı, Sf: 340, Baskı, 1983
6) Ahmed Kaymak, İnsan Üzerine, Sosyal Bilimler Araştırma Der. Yay.2014.
7) Böyle Buyurdu Zerdüşt, Frederich Nieetche.
8)Ahmet Muhip Dranas, “ Resimde Ümanizma”, Güzel Sanatlar (Dergisi), S.2 (ty. yy.
9) Ahmed Kaymak, İnsan Üzerine, Kısım IX. Sosyal Bilimler Araştırma Der. Yayınları, 2015
10) Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Cilt I, Cilt II, Cilt III, Cilt IV, Server Tanili.
11) İnsan Olmak, Emin Gençtan
(*)Y Kadri ve o dönem girişimleriyle ilgili kaynak, bkz.Yakup Kadri Karaosmanoğlu,“Hümanizmaya Doğru İlk Adım”, Hakikat,
Karaosmanoğlu, a.g.m.,s.326. 27 Burhan Belge, “ Klâsik Lise”, Ulus,
(**) Mustafa Özbalcı, Yahya Kemâl’in Duygu ve Düşünce Dünyası, Samsun, 1990, s.193
(***) Nurullah Ataç için bkz.  Bedrettin Tuncel, “Hasan Âli Yücel ve Tercüme”,Tercüme c.XV, S. 75–76, Temmuz –Aralık 1961,s.8–9.